Hakkımda

YENİ BİR MEDENİYET MÜMKÜN MÜ?

 Bu yazı, Medeniyet Tasavvuru dergisinin Ekim 2014 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır. 

 

Osmanlı Medeniyetinin izleri, mirası ve bazı alanlarda etkileri var ama kendisi yaşamıyor. Selçuklu Medeniyeti daha önceden sona ermişti. Osmanlı kadar olmasa da Selçuklu Medeniyetinin de izleri ve mirası var. Benzer cümleleri geçmişte hüküm sürmüş birçok medeniyet için söyleyebiliriz.

Medeniyetler tarihiyle ilgili çalışma yapanların listelerinde yüzden fazla medeniyet ismi yer alıyor. Listede olanların hepsi için ‘medeniyet’ tanımını kullanmamız doğru olmasa da her birinin, ayırt edici özelliklere sahip ‘kültür’ oluşturarak adlarını tarihe kaydettirdiklerine şüphe yok. Bunun yanısıra, dönemsel medeniyet ve kültürleri içine alan daha geniş uygarlık izlekleri var ki bunun en bilinen ikili tasnifi Doğu ve Batı medeniyetidir. Tasnifimizi detaylandırdığımızda İran, Bizans-Yunan, Hint, Çin, Anadolu medeniyetlerinden bahsedebiliriz.

 

İslam Medeniyeti

‘İslam Medeniyeti’ tarih ve coğrafya bakımından daha geniş bir alana yaslanıyor. Osmanlı, Selçuklu, Endülüs ve benzerlerini İslam Medeniyetinin çatısı altında kabul ediyoruz. İslam Medeniyetinin oluşmasında Araplar, Türkler, Kürtler, Farisiler başta olmak üzere birçok millet, devlet ve coğrafyanın etkisi var.

İslam Medeniyeti deyince aklımıza önce şehirler gelir. İslam şehirleri diyebileceğimiz onlarca şehir var. Bir inanç, ideoloji, din öncelikle ve çoğunlukla, hayatın geçtiği yerleşim alanında varlık gösterir. Tıp, mimari, müzik, astronomi, matematik, eğitim, el sanatları İslam Medeniyetinin önemli alanlarındandır. Komşuluk, dayanışma, yardımlaşma, zekât, sadaka gibi çok sayıda kelime İslam Medeniyetinin insanlararası ilişkileri düzenleyen kavramlardandır. İslam Medeniyeti zaman ve coğrafya olarak geniş bir alanda varlığını sürdürdüğü için, medeniyet unsurlarına dair kitaplar dolusu örnekler verilebilir. Çünkü İslam Medeniyeti Afrika’dan Avrupa’ya, Balkanlar’dan Uzak Doğu’ya, Ortadoğu’dan Amerika’ya kadar geniş bir alanda değişik dönemlerde etkili olmuştur.

 

İslam İlâhî, Medeniyet Beşeri

Bir genelleme yaparak söylememiz gerekirse, medeniyetlerin temelinde inançlar, dinler, ideolojiler var. Bir inanca sahip insanların, yaşadıkları zaman ve coğrafyaya ait imkân ve ihtiyaçların tesiriyle mimariden sanata, eğitimden müziğe, konuttan ulaşıma, bilimden tarıma, tıptan yemek tarzına kadar hayatın her alanına dair ortaya koydukları soyut ve fiziki yaklaşım bütününü ‘medeniyet’ olarak tanımlayabiliriz. Bu tanımı, İslam ve Müslümanlar açısından şu şekilde ifade etmek mümkün; İslam ilahidir, İslam Medeniyeti beşeridir. İslam, Allah tarafından kullarına gönderilmiş dinin kendisidir. İslam Medeniyeti ise, Müslümanların İslam’ı yaşarken ortaya koydukları fiziki ve soyut kurumsallaştırmalar, ritüeller, tarzlar, gelenekler, yapılar mekânlar ve anlamların bütünüdür. Daha özet ifadeyle; İslam Medeniyeti, Müslümanların dini yaşama biçimiyle ortaya çıkan kalıcı soyut ve somut unsurlardır. Şehir, mimari, edebiyat, müzik, sanat gibi. Sözgelimi İslam “yardım edin, ikram edin, yedirin, yetimi gözetin, misafire bakın, yolda kalanın elinden tutun.” diyor. Bunlar, ilahi emirler. Aşevi, Daruzziyafe, diş kirası, sadaka taşı, kervansaray, kuş evi, yetimhane bu emirlerin uygulamasıyla yıllar içinde ortaya çıkan medeniyet unsuru yapılar ve geleneklerdir.

Medeniyet, beşeri tecrübenin eseri olduğu için dinin aynı/eşdeğeri değildir; zaman, coğrafya ve diğer beşeri aktörlerden parçalar ve etkiler içerir. Bir anlamda, beşerin kabiliyetini de gösterir. Mesela, Batı Medeniyeti büyük ölçüde Hristiyanlığın etkisiyle vücut bulmakla birlikte yüzde yüz Hristiyanlık değildir. İslam Medeniyeti için de benzer bir cümleyi kurmak mümkün; İslam Medeniyeti İslam’ın kendisi değildir ama İslam’ın biçim ve ruh verdiği formlardan oluşur.

 

İslam Medeniyeti ve Yaşadığımız Günler

Yaşadığımız günler açısından İslam Medeniyeti için ne söylenebilir? Günümüzde İslam etkisiyle oluşmuş şehirler, bilimler, insanlararası ilişkiler, yapılar, sanatlar, gelenekler, semboller, ritüeller ve tarzlar var mı?

Mesela, Müslümanların son yüzyıllarda inşa ettikleri bir şehir ile Müslüman olmayanların inşa ettiği bir şehri ayırt eden fiziki ve soyut özellikler nelerdir? Kur’an’da sıklıkla yer alan ‘ilim’ ile ilgili emir ve tembihlerinin günümüzdeki kültürel, yapısal ve sosyal yansımaları nelerdir? Zekât, sadaka, yardımlaşma, dayanışma, yetim gözetme gibi konuların ‘medeniyet unsuru’ olarak tezahürü nedir? Ayet ve hadislerde detaylıca anlatılan ‘ev yaşamı’ ile ilgili günümüz konut yaklaşımlarında Müslümanların tarzı nedir? Hak bakımından kişiye mirasçı olarak kabul edilen komşularla ilişkilerin günümüz Müslümanlarının hayatında kalıcı bir geleneği var mı, komşuluk ilişkileri şehir ve konut politikalarımızı nasıl etkiliyor? Yeme ve içmeye dair ayet ve hadislerde ortaya konan emirler, yasaklar, tavsiyelerin kültürel veya sektörel karşılıkları var mı? Savaş, cihat, tebliğ ve benzeri konularda İslam’ın ortaya koyduğu ruh ve prensipler; savaş ve barış metinlerine, silah üretim şekillerine, savaş hukukuna yansıyor mu?

Yukarıdaki soruların benzerlerini sormayı sürdürebiliriz. Soruların bir kısmına az-çok olumlu cevaplar vermek mümkün olsa da çoğunluğuna kültür, medeniyet ve uygarlık bağlamında olumlu cevaplar verebilmemiz zor. Müslümanlar olarak elimizde var kabul ettiğimiz kimi medeniyet unsurlarının, Selçuklu, Osmanlı biraz da etkileşim içinde bulunduğumuz uygarlıklardan miras kalmış olduğunu görmekteyiz. Kaldı ki, İslam Medeniyetinin, kendini Emevi, Abbasi, Osmanlı, Endülüs, Selçuklu gibi dönemsel medeniyetler üzerinden devam ettirdiğini düşünürsek, yaşadığımız döneme ait dönemsel ve müstakil bir İslamî medeniyetin olmadığı da açık bir gerçek. Türkiye Medeniyeti diyemiyoruz mesela. İran Medeniyeti, Mısır Medeniyeti gibi ifadeleri kullanabiliyor olsak da, bu ifadeler daha çok mirası tanımlamaya dönük.

Buraya kadar yazdıklarımızı daha da belirginleştirirsek şöyle bir sonuç çıkar karşımıza. İslam Medeniyeti, yer yer görünürlüğünü devam ettirse de esas itibariyle ‘durağan’dır. Müslümanlar, İslam’ı başka form, kültür ve medeniyet kalıpları içinde yaşamaya çalışmaktadırlar. Bu ise dinin eksik yaşanması anlamını da taşıyan karmaşık bir durumun varlığına işaret etmektedir. İslam, ilk günkü gibi sahih ve tam olduğuna göre durağanlıkla ilgili kusur çağın Müslümanlarına aittir.

 

Durağanlıktan Aktif Hale Geçiş Mümkün mü?

Yazının bu aşamasında, İslam Medeniyetinin yeniden inkişafı üzerine zihnimizi yoralım. İslam Medeniyetinin durağanlıktan aktif hale dönüşmesi mümkün mü? Durağanlıktan aktif hale dönüşen İslam Medeniyeti yeryüzünün belirleyici/dominant medeniyeti olabilir mi? İslam Medeniyetinin durağanlıktan aktif duruma geçebilmesi için bir ilk adım gerekir mi yoksa yaygın hareketlilik mi bunu sağlar?

Bir: Önce, medeniyetimizin kaynakları açısından cevap arayalım. İslam Medeniyetinin dini ve beşeri kaynakları var. Dini kaynakları; Kur’an, Hadis, Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının hayatı. Beşeri kaynaklar ise; önceki nesillerden intikal eden yazılı, sözlü, fiziki miras ile yaşanılmakta olan formlar, zaman ve coğrafya. İslam dini sahih olarak varlığını sürdürdüğüne ve dine ait kaynaklar ilk günkü tazeliğiyle elimizde olduğuna göre, İslam kaynaklı yeni bir dönemsel medeniyetin inşası, dolayısıyla İslam Medeniyetinin durağanlıktan aktif duruma geçmesi teorik olarak mümkündür.

İki: Medeniyetler grafiği açısından da İslam Medeniyetinin yeniden mümkün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi, medeniyetlerin iniş ve çıkışlarıyla oluşmuştur. A-i İmran Suresinin 140. ayetinin  “tilkel eyyâmu nudâviluhâ beynen nâs” kısmı da, böyle bir ümit beslemek için yeterlidir. Özellikle, İslam Dinini, “Âdem Aleyhisselamdan itibaren gelen Tevhit inancının Hazreti Muhammed Aleyhisselam ile ekmel hale gelmiş bir din” olarak düşündüğümüzde, İslam Medeniyetinin bir süre sonra ‘durağan’ halden aktif hale geçeceğini söylemek, zorunlu bir gerçeği ifade etmeye eşdeğerdir. Durağanlıktan kurtulmanın ne zaman, nasıl ve nerede başlayabileceği ayrı bir analiz konusudur.  

Üç: İslam Medeniyetinin yeniden mümkünlüğü konusuna karşı medeniyet (Batı Medeniyeti) açısından bakarak da cevap aramalıyız. Günümüzde yeryüzünde hâkim olan aslında Batı Medeniyeti ve Hristiyan Medeniyeti de değildir, ancak Hıristiyanlar ve Yahudiler etkisiyle oluşmuş yoz, bozguncu, bireyci küresel bir süreç yaşanmaktadır. Maddeciliğin hâkim olduğu ve daha çok ekonomik temelde kendini var eden bu uygarlık, geçen yüzyıl insanlığı memnun edemedi. Sovyetlerin dağılması, Berlin Duvarının yıkılması ve soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte ‘Yeni Dünya Düzeni’ ile kendini yeniden üretme çabasına giren Batı Medeniyeti, gittikçe dini olandan uzaklaştı, her şeyi küreselleştiren ve tüm imkânları bazı şirketler, devletler ve toplulukların eline veren seçkin ve adaletsiz bir sisteme dönüştü. Şu anda yeryüzüne hâkim olan, esas itibariyle Batı Medeniyetinden neşet etmiş olsa da bir medeniyet veya uygarlık olmaktan öte ‘sistem’ tanımına daha uygun ‘küresel’ bir süreç veya düzendir. Yeni Dünya Düzeni, geçen yüzyıldaki memnuniyetsizliği azaltamadı; savaşlar, adaletsizlikler, katliamlar, soykırımlar, sağlık ve gıda sorunları, gelir eşitsizlikleri, iklim sorunları, şiddet ve tecavüzler, boşanmalar, intiharlar daha da arttı. Hırsızlıklar dev sektör halini aldı, bağımlılık veren madde kullanımı arttı, herkes ilaç bağımlısı olma yolunda. Yeni Dünya Düzeninin kurucuları insanlığa ne vaat ettilerse tam tersi oldu. Dünya, birbirine güvenmeyen insanların bir arada yaşamak zorunda kaldığı bir kara parçasına dönüştü. Kimse kendisinden emin değil.

Dünyayı bu hale getiren bir sistemin yeryüzünü daha uzun yıllar yöneteceğini düşünemeyiz. Dolayısıyla bu durum, İslam Medeniyetine yeniden aktif hale dönüşme imkânı sunmaktadır. Çünkü İslam Medeniyetinin kaynağı olan İslam, yeryüzündeki nimetleri, imkânları, fırsatları herkesin hakkı görmekte, insanları birbirine doğuştan eşit kabul etmekte, farklılıkları fıtrat ve varlığın doğasından saymakta, adaleti mülkün ve yönetimin temeli kabul etmektedir. Bugün, dünyanın karşı karşıya kaldığı tüm krizlerin çözümü Kur’an’da teorik olarak var olduğu gibi tarih içerisinde farklı coğrafyalarda bu prensiplerin uygulandığı insanlığın bilgisi dâhilindedir.

İslam Medeniyetinin yeniden mümkün olduğunu, yukarıda üç gerekçe üzerinden ortaya koyduk. Bu soruya bir de, yaşamakta olan Müslümanların bunu başarıp başaramayacağına bakarak cevap aramalıyız. Bu kısmı sizin değerlendirmenize bırakıyorum.

 

Her Şeyi Tek Tipe Dönüştüren Küresel Modernizm

İslam Medeniyetini yeniden hâkim bir medeniyet haline getirme çabalarının olumlu sonuç vermesi için, hali hazırda dünyayı yöneten teknoloji destekli küresel modernizmin en büyük gücü olan benzetme, aynileştirme ve standartlaştırma yeteneğinin farkında olunması gerekir. Çünkü bu güç, yeryüzündeki her şeyi birbirinin benzerine dönüştürmektedir. Şehirler, konutlar, çarşılar, yemekler, içecekler, kıyafetler, yollar, araçlar, diziler, iletişim sistemleri, eğitim politikaları, sağlık yöntemleri, ilaçlar; aklınıza gelen her şey ‘tek tip’ hale gelmekte. Dolayısıyla ‘insan’ ve dünyadaki her şey birbirinin kopyasına dönüşmektedir. Her şeyi benzeştiren, aynileştiren, tek tip olarak standartlaştıran farklılık ve fıtrat düşmanı ‘küreselcilik’ illetine dur demeden veya bu gücü farklılıkları koruyan bir karaktere dönüştürmeden yeni bir medeniyet inşa etmenin imkânsız olduğunu görmemiz gerekir.  Çünkü dünyayı yaşanmaz hale getiren modernizmin elindeki sihirli araç budur: farkları yok etmek. Bu temel ‘illeti’ etkisiz hale getirmeden yapacağımız her şey ‘geçici iyileştirme çabası’ olacak, uzun vadede sonuç getirici olmayacaktır.

Yeni bir medeniyetin imkânına dair konumuzu sonraki sayılarda sürdüreceğiz. Çünkü yazı içerisinde sorduğumuz soruların bir kısmı cevap bekliyor.

 

Kaynak dergi linki: Link: http://www.eyadakademi.org/medeniyet%20tasavvuru.swf

1 Yorum

  1. Haşime

    Öncelikle müslüman entelijansiyanın bu soru üzerine zihin yorması özellikle günümüzde yaşadığımız vahşet ve cinnet halleriyle daha da elzem olmuştur. Hatta insanlığa karşı bundan sorumludur.En azından böyle düşünüyorum. Bu durağanlığa İslam aleminin yaşadığı ortaçağın etkisi büyük.Öncelikle bir iki yere ufak itirazlarım olacak.”Durağanlıktan aktif hale geçmek mümkün mü?” sualinizin ilk 2 cevabına.Bu cevaplar,bu bakış açısı müslümanlar da zihnen bir rahatlığa neden oluyor.Bizim kaynaklarımız var.Onun vaadettiği medeniyet üstün.Batı medeniyeti reziklliklerle dolu ve buna benim herhangi bir katkı ya da düzeltme yapmam ya da sorgulamam mümkün değil,diyor.Ve cevap 2 de olduğu gibi “medeniyet sırası bizde ve kafirler buna engel olamayacak” diyor.Böyle konforlara sığınarak gayret etmeyi bıraktık.Önümüze her konana şükrediyoruz.

    Uzunca bir süredir sekülerizmin etkisi hatta dayatması altında yaşıyoruz.Bu İslamı okumamızdan,günlük hayatımıza her şeyimize sinmiş durumda.Birde uzun zamandır “içtihad” kapısını kapatmış bir ümmet olarak “kadın, devlet, cihat,lider” gibi konulara bakışımız oldukça sorunlu. Neredeyse Peygamber döneminde verilmiş hakların hiç birinde bugün daha da gerilemiş durumdayız.Mesela peygamber döneminde kadın kendi istediğiyle evlenip,istemediğin de gayet rahat boşanabilirken bugün 4 hak mezhebe göre kadının bunu yapması mümkün görünmüyor.Hatta Hala bazı kanallar da bu konular tartışılıyor olması bile utanç verici. Yeni bir dünya dan bahsediyorsak önce müslümanların yenilenmesi,üzerinde ki ağırlıklarla yüzleşmesi gerekiyor.
    Küresel güçler Işid’i doğururken müslümanlardan neden bu kadar rağbet gördüklerini,tartışmak,anlamak ve dine bakış açımızdaki sorunlarla yüzleşmek zorundayız. Hep konfora kaçıyoruz.Yokmuş gibi davranıyoruz.Üstüne en üstün olduğumuz düşüncesi ile tarih sahnesinde ki sıranın bizde olduğuna iman ediyoruz.Üzerimize hiç bir sorumluluk almadan,hiç bir bedel ödemeden.

    Kendi ortaçağımızdan çıkmadan hiç bir medeniyet bizden çıkmadığı gibi bu seküler din yorumumuzdan da ancak cinnet çıkar. Ve biz suçlu avına çıkarız. Son yüzyıllarımız hep savunma da geçti.Savunma da ki bir akıl bir süre sonra düşünme yetilerini kaybediyor.Kendi gündemimiz yok.Batının bir argümanı durumundayız. Bunlar bilinen gerçekler.Savunmaya dair tüm ezberleri hayatımızdan atmamız,yeni bir dil oluşturmamız gerekiyor.Bunu yapabilmek içinse içimizde ki cerahatten kurtulmak gerekiyor. En ufak farklı sesin “büyük sapkınlık” diye sustuturulduğu bu zamanlar da bu bedel gerektiren bir sorumluluk.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir