Hakkımda

MEDENİYET PARADİGMALI EĞİTİM İÇİN BAŞLANGIÇ TEORİLERİ

28-30 Kasım 2014 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilen Milli Eğitim Bakanlığı 1. Eğitim Kongresinde sunduğum tebliğ.

*

Merhaba. Hoş geldiniz, hepinizi selamlıyorum. Tebliğimi sorularla başlatacağım, sonrasında da analizlerimi ve tezimi paylaşacağım.

İlk sorumuz: Medeniyet paradigmalı yeni bir eğitim modeline ihtiyaç var mı?

Şu anda dünyada yoğunlukla uygulanmakta olan eğitim sistemlerini ortak bir payda üzerinden tanımlamak gerekirse, bunları ‘’modernlik etkisiyle oluşturulmuş eğitim sistemleri’’ diye tarif edebiliriz.

Her sistem gibi eğitim sistemlerinin de krizleri olur. Modern eğitim sistemleri zaman zaman krize girseler de, kendi dinamiklerini kullanarak ve değerlerini yeniden üreterek krizlerini aşmayı başarıyorlar. Modern eğitim sistemleri küresel çapta son 30-40 yılda içine girdiği birkaç krizini bir şekilde aşmayı başardı. Krizlerini aşarken kullandığı birçok araç vardı. Bunların en önemli iki tanesi ‘Kariyer’ ve ‘Kişisel Gelişim’ aforizmaları ve bu aforizmalara bağlı sistemler, motivasyonlar, mekanizmalar ve ilişkiler oldu.

Aslında, modern eğitimin yetmez olduğunu veya krizde olduğunu söyleyenler, modern eğitimi üretenler değil. Bu tür itirazlar ve analizler, modern eğitim felsefelerine ve modern eğitim sistemlerinin parlaklığına kanarak bir süre onu takip eden ancak sonraki süreçte modern eğitimin insanı eksilttiğini ve değerini düşürdüğünü fark eden bizim gibilere aittir. ‘Bizim gibiler’ hem batıda hem doğuda bulunmaktadır. Çünkü modern sistemler her defasında kendini yeniden üretebilmeyi başarmaktadır.

Dolayısıyla, medeniyet temelli yeni bir eğitim sistemi kurmayı hayal edenler, mesela bizler, gideceğimiz yolun zor olacağını ve bu yolu az kişiyle yürüyeceğimizin farkında olmalıyız. Bu sürecin aynı zamanda çatışmalar ve restleşmeler içerdiğini de aklımızda tutmamız gerekir. İster Türkiye olarak, ister bir dine mensup insanlar ya da dünyanın herhangi bir köşesinde yaşayan idealistler hatta herhangi özel bir kurum olarak “Yeni bir eğitim sistemi planlamak istiyoruz” dediğimiz andan itibaren dünya sistemi ve mevcut eğitim sistemleriyle çatışma içerisine gireceğimizi biliyor olmalıyız.

Konuşmanın bu kısmında medeniyet tarifinin altını çizmemiz gerekir. Genelleme yaparak söylememiz gerekirse, medeniyetlerin temelinde zaman ve coğrafya endeksli olmak üzere dinler, inanışlar, inançlar yer almaktadır. İnsan topluluklarının, yaşanılan zaman ve coğrafyaya ait imkânlar-ihtiyaçlar doğrultusunda ve bunların tesiriyle mimariden sanata, müzikten eğitime, konuttan ulaşıma, kentleşmeden tarıma kadar hayatın her alanında ortaya koyduğu soyut ve fiziki yaklaşımların, anlamların ve tarzların bütününü medeniyet olarak tarif edebiliriz. Yapılagelen tarifler içinde, sunmakta olduğum tebliğ için en uygun tarif budur. Dolayısıyla medeniyet de, hem aşkın, hem ilahi ve manevi olanı hem de beşeri-insanî olanı ve doğal olanı bir arada görürüz. Medeniyetin değeri de buradan gelmektedir.

Bu durumda “Medeniyet paradigmalı bir eğitim sistemine ihtiyaç var mı?” sorumuza şöyle cevaplar verebiliriz.

Birincisi: İnsanın ve doğanın özüne yatkın olduğu için ve bu öze uygun araçlar, mekanizmalar, eğitim süreçleri oluşturacağı için medeniyet paradigmalı yeni bir eğitim anlayışına ihtiyaç var.

İkincisi: Mevcut modern eğitim sistemleri  insanı her açıdan eksilten ve yozlaştıran bir düzeneğe sahip olduğu için medeniyet paradigmalı bir eğitim modeline ve eğitim mekanizmasına ihtiyaç var.

 

İkinci sorumuz: Ne olursa eğitim sistemimiz medeniyet merkezli bir sisteme dönüşür?

Bir eğitim sistemi, bazı özellikleriyle değil, tüm unsurlarıyla insan ve medeniyet merkezli olursa ancak o zaman o sisteme ‘medeniyet merkezli eğitim sistemi’ diyebiliriz. Tüm unsurları derken, paradigmasını, muhtevasını, araçlarını, ruhunu ve tüm süreçlerini kastediyorum. Sözgelimi kültür ve değerlerimizi çatışmacı, yarıştırıcı, bireyselleştirici, paylaşmacı olmayan yöntemlerle çocuklarımıza kazandırmaya çalıştığımız zaman doğru muhtevayı yanlış yollarla vermeye çalışıyoruz demektir. Değerlerimizi yine o değerlere uygun araçlarla aktarmalı, öğretmeli ve anlatmalıyız. Ve o değerler yaşamın doğal parçası olmalı.

Örneğin, sözlü-yazılı medeniyet mirasımızı, medeniyetin ruhuna uygun olmayan yollarla derslerde anlattığımız zaman öğrenciye sadece bilgi aktarmış oluruz. Mesela, Tarih Dersinde Osmanlının kuş evlerinden veya sadaka taşından bahsetmek,  Selçuklunun güzel şehirleşme örneklerini anlatmak sadece anlatmak olarak kalacaksa yaptığımız iş “bilgi” vermektir. Bu yöntem, medeniyet merkezli eğitim sisteminden beklediğimiz sonuçları doğuracak işleve sahip değildir. Medeniyet; yaşamayı, yaşayarak örnek olmayı, yaşayarak anlatmayı gerektirir. Zaten medeniyet yaşanarak doğan bir tecrübe, bir birikim ve mirastır.

Bu açıdan baktığımızda, son dönem itibar gören değerler eğitimiyle ilgili süreçleri gözden geçirmemiz gerekir. Değerler eğitim sistemi uygulayıcıları, çocuklarımıza değerleri aktarmaya çalışırken, medeniyet perspektifli bir iklim üzerinden mi bunu yapmaya çalışıyor yoksa modern dönemlerin alışkanlıkları, tarzları, araçları ile mi bunu yapmaya çalışıyor? Mesela ‘dostluğu’ özendirecek şekilde mi anlatıyoruz yoksa çatışmacı, yarışmacı, bireyci yöntemlerle mi anlatıyoruz? Benzeri soruları çoğaltmalıyız.

 

EĞİTİMİN YENİDEN TARİFİ

Medeniyet merkezli bir eğitim sistemi için atılması gereken adımlardan biri eğitimin yeniden tarif edilmesidir. Medeniyet merkezli eğitimin tarifini yaparken insanın hamuru, özü, ruhu, yeryüzüne geliş özellikleri, ilk var olma hali göz önüne alınmalıdır.

“İnsan doğarken nasıl doğdu, ne hal üzere doğdu, yeryüzüne gelirken kendisi ile birlikte neler getirdi?” sorusuna cevaplar arayarak yeni bir eğitim tarifinin yolunu açmalıyız. Çünkü insan özdür; kâinatın özü, tüm canlıların ve evrenin özü. Şeyh Galip’in meşhur dizesinde olduğu gibi “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen’.

Bu noktada, fıtrat kavramı üzerinde durmalıyız. Çünkü bir şey nasıl doğarsa hayatı boyunca o öz ile yaşar. İnsanı koruyan ve gelişimine yön veren o öz, o asl, o idraktir. Bundan dolayı, medeniyet merkezli bir eğitim tarifi yapmak istersek, birincisi insanın fıtratını, ikincisi insanın farklılıklarını dikkate alarak tarif yapmalıyız.

İnsan doğarken farklılıklarla doğuyor; merakları farklı, yetenekleri farklı, huyu-karakteri farklı, rengi farklı, lisanı farklı, zekâsı-aklı farklı, etnik mensubiyeti farklı. Eğitim sistemleri insanın farklı oluşunu dikkate almak zorundadır. Eğitim, insanın farklılıklarını kaybettirmeyecek, o farkları koruyacak ve geliştirecek hüviyette olmalıdır.

Farklılıklarla ilgili diğer boyuta gelince… Çocuğun yetenek-kabiliyet ve eğilimleri dikkate alınarak eğitim sistemleri, mecraları, araçları oluşturulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında “eğitim kişiseldir” diyebiliriz. Doktor tüm kanser hastalarına aynı reçeteyi vermiyor, her bir hastayı muayene ediyor, her hastaya özel bir reçete ve tedavi süreci belirliyor. Çünkü her insan farklı, her insanın ihtiyacı da farklıdır. Hastalıkların kişilere özel olduğunun farkında olduğumuz halde eğitimde bunu ihmal ettik. Herkese aynı metot, aynı yaklaşım, aynı müfredat uygulandı. Eğitim aracılığıyla herkes aynı çizgiye getirilmeye, eşitlenmeye, tek-tipleştirilmeye çalışıldı. Eğitim sistemini her bir insan için –olabildiğince- bireyselleştirmemiz gerekiyor. Böyle yaparsak, eğitimi insan mühendisliğinden kurtarmış oluruz. Özellikle modern dönemlerde eğitim sistemleri insan mühendisliği olarak kullanıldı. Hal böyle olunca, insanın doğuştan getirdiği her türlü yeteneği, farklılığı, icat etme kabiliyeti, her türlü sıra dışı özelliği törpülendi. İnsanın farklılıklarını dikkate almayan eğitim sistemleri yetenek katilidir.

Medeniyet merkezli eğitim sistemi için bir tarif denemesi yapmak istersek şöyle diyebiliriz:

Medeniyet esaslı eğitim; insanın doğarken yanında getirdiği her türlü farklılığı korumak suretiyle kişinin kendine has yetenek, zekâ, merak, heyecan, ilgili ve eğilimlerini esas alır ve bu özelliklere uygun eğitim muhtevası, müfredatı ve araçları geliştirir. Eğitimin hedefi, bireye şekil vermek değil kişideki cevherin inkişaf edeceği özgürlük alanını ve zeminini oluşturmaktır.

Dünyada bu tarife yakın yaklaşımlar olmakla birlikte eğitim sistemleri genelde çocuğu doğuştan beyaz bir sayfa olarak kabul ediyor ve ilk günden itibaren onu biçimlendirmeye, adam etmeye çalışıyor. Bunu bazen ideolojik gerekçelerle, bazen modernizm kaynaklı reflekslerle bazen de dini gerekçelerle yapıyor. Hâlbuki insan olağanüstü bir canlı. Eğitim sistemi insandaki yeteneğin, cevherin önünü açsın, bu yeter.

 

EĞİTİM ve AİLE

Modern ve ideolojik eğitim sistemleri –biraz da seçkincilik karakterinden kaynaklanan yaklaşımla- çocuğu ailesinden ve aile etkisinden uzaklaştırarak eğitimi yürütmek istemektedir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca eğitimde çoğunlukla bu anlayış hâkim oldu. Ailenin bilgi ve çağdaşlık noktasında eksik kabul edilmesi, halka hor bakılması, köylünün gerici sayılması gibi sebepler eğitimde topluma karşı yabancılaşma ve aileyi dışlayan bir seçkincilik doğurdu. Üstelik sadece Kemalist eğitim sistemi değil dini hassasiyet sahipleri de zaman zaman benzer hataya düştüler. Örneğin Kur’an Kurslarında bu hatalı yaklaşıma itibar edilmiştir. Devletin ‘yatılı okul’u teşvik etmesi sadece eğitime ulaşılabilirliği arttırmak değil aynı zamanda çocuğu ‘şekil verilebilir’ bir ortama alma niyeti de içermektedir. Çocuğu ailesinden uzak tutarak onu hijyenik-korunmuş ve kapalı bir alanda eğitme çabası birçok açıdan yanlıştır, bu tavır bir yönüyle de seçkincilik içerir. Çocukluk ve ergenlik çağında insanın en çok ihtiyacı olduğu şey bir aile ortamıdır. Üstelik aile başlı başına okuldur.

Eğitime medeniyet perspektifinden baktığımızda aileyi eğitimin anlamlı bir durağı, unsuru, aktörü olarak planlamalıyız. Bir taraftan eğitim-çocuk ve aile ilişkisinin önemini anlatırken, hatta dini atıflar kullanarak çocuğun yetişmesinde ailenin, anne-babanın ne denli önemli olduğunu vurgularken diğer taraftan çocuğu erken yaşlarda ailesinden uzaklaştırarak onun daha iyi eğitileceğini düşünmek gibi bir hataya müsaade etmemeliyiz. Ancak ailenin de çocuğun yeteneklerini köreltici ve özgüvenini eksiltici bir baskın unsur olmasını engellemeliyiz. Ailelere, salt eğitimin değil iletişim ve etkileşimin şart olduğunu, sağlıklı etkileşimin aynı zamanda eğitici olduğunu anlatmalıyız. Etkileşimin en verimli aracı da yaşamdır, hayatın kendisidir. Çevreyi, akrabaları, mahalleyi de bu bahse ilave edebiliriz. Unutmayalım ki ne kadar başarılı eğitim verirseniz verin, sonuçta aile sevgisi ve aile ikliminden uzakta yetişmiş bir çocuğun bir tarafı eksik kalmış demektir. Sevgi eksik olursa şiddet tam olur.

 

İLGİNÇ İŞLER: DEDELİK SERVİSİ ve SARILMA SERVİSİ

Avrupa’da ve Amerika’da ‘’dedelik servisleri’’ kurulmaya başlandı. Dedelik servisleri çocuğun ebeveyn ihtiyacını karşılamak amacıyla ortaya çıkmış yeni bir sektör, yeni bir girişimcilik alanı. Tuhaf gelebilir belki ama böyle bir servis var artık. Anaokulu da böyle başlamıştı zaten. “Anne ve babalık görevinin okula devri” açısından bakmalıyız meseleye. Elbette sıbyan mektebi, anaokulu, sütannelik olabilir, olmalıdır. Ancak bunların hiç biri annelik-babalık ve dedelik görevine soyunmamalı, aileler de bu görevleri bir başkasına veya kuruma devretmemelidir.

Bir de bu ihtiyacı doğuran sebeplere; sanayi devrimi sonrası değişen ilişkilere, şehirlere, göç dalgalarına, küçülen aileye, özendirilen bireyselleşmeye, yok olan mahalleye göz atmalıyız. Şimdi, dede-torun ilişkisinin önemini yeniden keşfeden dünyanın hal-i pür meali ile karşı karşıyayız. Dede-torun ilişkisi eğitim açısından değil sadece her açıdan hayatidir. Bir süre sonra dedelik servislerinin Türkiye’de ilanlarını görebiliriz. Düşünsenize; anne veya baba çocuğunun dede-nine ihtiyacını gidermek için profesyonel firmayı arıyor ve diyor ki “Bana bir dede lazım.” Sonra dede geliyor, çocukla ilgileniyor, oyun oynatıyor, gezdiriyor, alışveriş merkezine götürüyor.

Bir de ABD’de ortaya çıkan yeni bir uygulama var. Bunun adı: Sarılma Servisi. Belki görmüşsünüzdür, gazetelerde magazin haberi olarak sıkça yer verildi bu girişimciliğe. Aslında trajik bir durumdu. Amerikan psikologların desteklediği bir girişimcilik projesi. İnsan küçükken annesinden, babasından, dedesinden, ninesinden göremediği sarılmayı 40 yaşında 50 yaşında veya 30 yaşında görmek istiyor. Amerikan endüstrisi bu talebi ticari bir enstrümana dönüştürüyor ve sarılma firmaları kuruluyor. Bu bahsi şöyle bağlayalım: Eğitim sistemleri, çocuk-aile hatta çocuğun dede-nine ilişkisine özen göstermelidir.

 

‘BİR ŞEY YAPMAK’ İLE ‘BİR ŞEY OLMAK’ FARKI

Değinmek istediğim bir başka eğitim problemi ise yapmak-olmak meselesidir. Popüler eğitim sistemleri çocuklarımıza “bir şey yapmayı değil, bir şey olmayı” öğütlemeye başladı. Konuşmamın başında kısmen değinmiştim, kariyerist ve kişisel gelişimci eğitim ekolleri insanın “bir şey olmak” arzusuna hitap ediyor. İnsanı “Sen de bir yerde olabilirsin, haydi yarışa katıl, pasif durma, yanındakini geç.” mesajları ile kuşatıyor. Gerçekten bu yeni akımlar insanı bir şey olma noktasında motive ediyor. Şu anda bütün cv’lerin başında, “Kariyer hedefim şudur” şeklinde başlayan kariyer paragrafı yer alıyor. Bir genç okula girdiği andan itibaren bir şey olmayı planlıyor. Belediye başkanı olmayı, meclis üyesi olmayı, milletvekili olmayı, vali olmayı, kaymakam olmayı hayal ediyor. Bir öğretmen, öğretmenliği başladığı ilk gün müdür yardımcısı olmayı, okul müdürü olmayı sonra ilçe milli eğitim müdürü olmayı sonra il milli eğitim müdür olmayı planlıyor. Bunda bir sorun var mı? Evet, var. Çünkü medeniyet perspektifli bir dünyada insan bir şey olmayı değil öncelikle bir şey yapmayı hedeflemelidir. İnsan bir şey yaptığı zaman bir şey olur. İnsan iyi bir şey yaptığı zaman, iyi bir pozisyon elde eder zaten. Bu doğal bir süreçtir, öyle de olmalıdır. Modern eğitim aforizmaları ise “Acilen bir şey ol” diyor. Kişisel gelişim kitapları ve aforizmaları insanın kişisel gelişimini sağlayan değil insana en kısa yoldan bir şey olması gerektiğini anlatan bir endüstridir. Onun için kariyerist yaklaşımlar, insanı insanın kurdu haline getirmekte, insanın insana dostluğunu sona erdirmektedir. Çünkü kariyer dediğimiz şey, -futbol tabiriyle söyleyelim- insan eksiltme yani kademeden arkadaşınızı düşürmeye dayanan bir sistemdir. Okulda bir tane müdür olacaktır, kariyerist yetişmişseniz etrafınızdaki tüm müdür adaylarını devreden düşürücü yöntem belirlemeye başlıyorsunuz. Öğretmen örneği vermiş olsam da tüm disiplin ve sektörlerde durum aynısı.

Telefonu icat eden Alexander Graham Bell’i hatırlayalım. Alexander, dünya çapında meşhur olmak için bu icadı yapmadı. Ya da bu icadını bir iletişim sisteminin CEO’su olmak için gerçekleştirmedi. Telefonun icadında bir aşk hikâyesi var. Bir şey yapmak, bir iyilik yapmak için yola çıkıldı, yolun sonunda telefona ulaşıldı. Aslında telefonu icat eden Alexander Graham Bell’in babasıdır. Bir aşk hikâyesidir bu. Aynı zamanda sevdiği bir insanın hayatını kolaylaştırmak için gösterilen çabadır. Büyük icatların temelinde bir şey olmak için değil bir şey yapmak için yola çıkanların emeği vardır. İnsana, bir şey yapmayı, iyi şeyler yapmayı, güzel işlerin içinde olmayı, ihtiyaçları giderecek icatlar gerçekleştirmeyi öğütlemeli ve öğretmeli eğitim.

‘’Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’’ şeklinde bir ayet var. Arapçası şöyle; Kul hel yestevillezine ya’lemune vellezine la ya’lemun. Eğitim felsefesi açısından bu ayete şöyle bakabiliriz. Gerçekten bilenlerle bilmeyenler bir olmaz, çünkü bilenlerin yapmakla yükümlü olduğu bir bilgi vardır. İslam bilim felsefesi ciddi bir fark söylüyor hepimize: Bildiğinle amel et ve bildiğini anlat. Bilgi amel için, iş için, iyilik için, kullanılmak içindir. Öyleyse bir şey yapmanın (amel-i salih) peşinde ol.

Özellikle son 15-20 yıldır kişisel gelişim kitapları ve kariyer aforizmaları üzerinden eğitim süreçlerimizin bir kısmının içi boşaltıldı. Sonuçta, demin söylediğim gibi, kariyerizm, insan eksiltmeye dayalı bir mantığa sahip. Hâlbuki dini metinler bize ‘’bir şey olun’’ demez ısrarla “yapın” veya “yapmayın” der. Kur’an’ı Kerîm’de ‘Müslüman olun’ emri dışındaki tüm yönlendirmeler yapmak ve yapmamakla ilgilidir. Namaz kılın, hacca gidin, zekât verin, yardım edin, yetimi gözetin, sadaka verin, yalan konuşmayın, zina yapmayın, faizden uzak durun, kumar oynamayın, içki içmeyin, yolda kalmışa yardım edin, seyahat edin, dua edin, zikir edin, malayaniden uzak durun, öldürmeyin, dedikodu yapmayın gibi. Sürekli “bir şey ol” diyerek yetiştirdiğimiz gençlerin bir şey yapma ihtimali zayıftır. Yapsa bile bunu gerçekten iyilik için değil bir kariyer için yapacaktır, o da eksik bir iş olacaktır.

 

MEDENİYET PARADİGMALI YENİ BİR EĞİTİMİ İNŞA ETMEK KİMİN İŞİ?

Medeniyet perspektifli yeni bir eğitim sistemini kurmak, sadece eğitimcilerin çabasıyla gerçekleşmez. Bunun için bir medeniyet iklimi ve ortak bir medeniyet çabası gerekir. Osmanlı Medeniyeti, Selçuklu veya Endülüs Medeniyetinin mirası var ama onlar artık ayakta değil, durağan veya geride kaldı. İslâm medeniyeti üzerinden konuştuğumuz zaman da şunu söyleyebiliriz. İslâm medeniyeti bir ruh olarak ortada ama işlev olarak durağan. Oysa İslam Dini ilk günkü kadar sahih, ilk günkü tazeliği ve gerçekliğiyle ortada duruyor. İslam, ilk günkü gibi sahih ve tam olduğuna göre durağanlıkla ilgili kusur bu çağın Müslümanlarına aittir.

Günümüzde medeniyet perspektifli bir eğitim sistemi kurmak için her alanda; tarımdan kentleşmeye, mimariden müziğe, sanattan eğitime kadar her alanda medeniyet perspektifinin ortaya konulması gerekir. Medeniyet fikrine dayalı eğitim sistemi inşa etmek sadece eğitim alanında değil, siyasetten sanata, mimariden müziğe, kentleşmeden tarıma kadar her alanda iyilik, fıtrat, doğallık, paylaşma, dayanışma ve insan merkezli yeni ilişkiler, yeni anlamlar inşa etmekle mümkün olacaktır. Elbette öncelikle zihni bir değişim şart. Biz bunu başarabiliriz. Başarmalıyız da.

Teşekkür ediyorum, iyi günler diliyorum. Kongreyi düzenlen Milli Eğitim Bakanlığına ayrıca teşekkür ederim.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir