Hakkımda

ÇÖZÜM SÜRECİNİN ŞİİRE İHTİYACI VAR

Bugün Nevruz. Nevruz yazımın başında iki hatıramı anlatmak istiyorum.

İlk hatıram Çanakkale Savaşları ve Kürtlere dair

2007 yılıydı. Sahibi olduğum yayınevinden Çanakkale cephesinde şehit ve gazi olan Kürtlerle ilgili bir kitap yayınlamaya karar vermiştik. Kitap hazırlama işini Emine Uçak’a teklif ettik. Severek kabul etti. Diyarbakır ve Haymana başta olmak üzere birçok yeri gezerek 1915 yılında cephede bulunanların torunları ve akrabalarıyla görüştü. Sözlü tarih çalışmasının yanında arşivlerden bazı bilgilere ulaştı. Dedeleri cephede bulunmuş ünlü yazar ve siyasetçilerle söyleşiler yaptı. Heyecanlıydık. Herkesin dilinden düşürmediği ‘Çanakkale’de hep birlikte vatanımızı savunduk’ cümlesinin altını dolduracak bir kitaba imza atacaktık. Bir yıl önce de Ebubekir Sofuoğlu’nun hazırladığı ‘Kosova’nın Çanakkale Kahramanları’ kitabını yayımlamıştık. Emine Hanım çalışmasını 2008’in Mart ayına yetiştirdi ve kitap ‘Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar’ adıyla yayınlandı. Müthiş sevinçliydik, kardeşliğe dair gerçek bir kanıt koyuyorduk ortaya.

Kitap baskıdan çıktı, tanıtımı için gazetelere, televizyonlara, dergilere gönderildi, satış için dağıtımcı firmalara alelacele ulaştırdık. İçinde gerçek insanlık hikâyeleri olan ‘Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar’ kitabı öyle bir defansla karşılaştı ki, şaşırdık, üzüldük. Kitaba devlet bir şey demedi hatta beğeniler geldi ama bazı firmalar kitabı dağıtmak istemedi, bazıları da rafına koymadı, bazı gazetelerin kültür sanat servisleri tanıtmaya yanaşmadı.

“Şimdi sırası mıydı?” ya da “Şimdi nereden çıktı bu kitap!” gibi cümlelerle karşılaşıyorduk. Bizi üzmek istemeyenler de kendince “Kitap çok iyi ama” diye başlayan iltifatlar yapıyorlardı. En tuhafı da “Hocam, civan yerine başka bir Türkçe kelime kullansaydınız” diyenlerdi. “Erol Bey, siz Kürt de değilsiniz ama neden bu konuda çok gayretlisiniz?” diye soranlara uzun uzun konuşmalar yapmak zorunda kalıyordum. ‘Çanakkale Savaşında Kürt Civanlar’ kitabı medyanın onca duyarsızlığına karşın tarihte yerini aldı, ciddi bir işlev de gördü.

Yıl 2008’de biz bunları yaşadık. Son otuz yılda nice insan daha fazlasını yaşadı. En çok da ciğerpare yavrusunu toprağa veren anne ve babalar dindirilmesi zor acılar yaşadı.

 

İkinci hatıram Osmanlıca’ya dair

Üniversitede çıkardığımız Nida Dergisinin Nisan-Mayıs 1991 sayısında Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış bir metin yayınlamak geldi içimizden. Reha Muhtar’ın da babası olan Arapça Hocamız Prof. Dr. Cemal Muhtar Beyden rica ettik, hocamız kendi el yazısıyla Osmanlı Türkçesiyle bir makale kaleme aldı. Yazıyı yayımladık. Meğer gazete ve dergi gibi mevkutelerde Osmanlıca yayınlamak yasakmış. Aklımızın alacağı bir yasak değil. Düşünebiliyor musunuz, 1990’lı yıllarda bizim dergi bir sayfalık Osmanlıca metinden dolayı yargılandı. Henüz hayatın baharındayız, anlamayız ki böyle yasaklardan. Avukat Feyzullah Kıyıklık ağabey sağolsun, davayı takip etti. Davanın sonunda derginin yazı işleri müdürlüğünü yapan Akif Aksoy adlı öğrenci arkadaşımız 2 ay mahkûmiyet aldı. Harf İnkılabına aykırı davranmışız meğer.

Sadece Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesinde 35-40 bin cilt el yazması, Nadir Eserler Kütüphanesinde ise 25 bin 375 adet matbu Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eser var. Fatih Millet Kütüphanesi, Beyazıt Kütüphanesi, Hoca Üveys Kütüphanesi, Nuruosmaniye Yazma Eser Kütüphanesinde de binlerce Osmanlıca eser yer alıyor. Bursa, Amasya, Edirne, Konya, Çorum, Kütahya, Diyarbakır, Trabzon, Sivas gibi illerdeki kütüphanelerde Osmanlıca Türkçesiyle kaleme alınmış binlerce kitap var. Mesela Balıkesir El Yazması Eserler Kütüphanesinde 11 bin, Aksaray Halk Kütüphanesinde ise edebiyat, coğrafya, tarih, fıkıh ve tıp alanlarında yazılmış 2 bin 450 Osmanlıca eser yer alıyormuş. Mezar taşlarına bahsine hiç girmiyorum.

İşte böyle bir ülkeydik.

KÜRDÜN ANA DİLİNİ, TÜRKÜN DEDE ALFABESİNİ YASAKLAMIŞTIK.

Yıl 2015. Türkiye’nin her yanında Osmanlıca Türkçesi öğrenen yüzbinlerce insan var. Olması gereken buydu. Dede dili yasaklanamaz.

Yıl 2015. Türkiye’nin yer yanında insanlar artık Kürtçe konuşabiliyor. Bunun için Kürtleri ve Türkleri alkışlamalıyız. Barış, ancak halk isterse gelir. Halk istedi, çözüm sürecinin yolu açıldı. En başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere barışın yolunu açan siyasetçileri alkışlamalıyız. Çözüm Sürecine sözüyle, sazıyla, yazısıyla, duasıyla destek veren her insanı alkışlamalıyız. Onlar alkışı, teşekkürü, duayı hak ettiler.

“İyi ama” diye itiraz edeceklere şunu diyebilirim.

Evet, ‘Çözüm Süreci’ ince ve hassas bir zaman tünelinde ilerliyor. Birden bire her şey tersine döner mi diye korkularımız var. Endişelerimizi zaman zaman arttıran sokak olayları, saldırılar, ölümler oluyor. Biliyoruz ki zor bir süreç. Öyle de olsa hepimizin farkında olduğu gerçek şu: Geçmişi iki yüz yılı aşan son otuz yılı da kronikleşen sorunun çözümünde çok hızlı mesafeler aldık. Şimdi, resmi olarak devam eden barışın toplumsallaşması için gayret gösterelim. Barışa yan bakana ‘dur’ diyelim. Rehberimiz adalet, merhamet, vicdan olsun. Dilimizi ayrımcılıktan, şiddetten kurtaralım. Barışın sistemini kuralım. Bunları ihmal etmeyelim ama öyle hiçbir şey olmamış gibi durmayalım. Sevinelim, el ele verelim, gülelim. Yaşasın barış diyelim. Kardeşlik ve barışın türküsünü, şarkısını, şiirini yazalım. Çözüm Sürecinin artık şiire ihtiyacı var.

Nevruz, Dünya Şiir Günü, Dünya Irk Ayrımı ile Mücadele Günü. Bunların hepsi aynı günde yani 21 Mart’ta bir araya gelmiş. 21 Mart Nevruz kutlu olsun. 21 Mart Dünya Şiir Günü kutlu olsun. 21 Mart Dünya Irk Ayrımı İle Mücadele Günü kutlu olsun.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir