Hakkımda

EROL ERDOĞAN: SİYASET AMEL-İ SALİHİMİZ OLMALIDIR

Erol Erdoğan’la Sanattan Siyasete Uzanan Bir Yolculuk

“Sanatla siyaset, felsefeyle politika doğasında birbiriyle iç içe olan şeylerdir” diyen Erol Erdoğan siyaseti ‘amel-i salih’ olarak nitelendiriyor. Erol Erdoğan’la sanattan siyasete, İstanbul’un trafiğinden ‘Güzeli Seyre Dalan Delikanlı’ olarak nitelendirdiği Üsküdar’a, edebiyattan dini konulara kadar geniş bir yelpazede dolaştık. İşte o çok özel röportajımız. 11 Mart 2015

RÖPORTAJ: Ayşe Dursun – Tünaydın Gazetesi (tunaydinayse@outlook.com)

 

– Efendim merhabalar, bir Üsküdarlı ve İstanbullu olarak Erol Erdoğan kimdir? Kendinizi nasıl anlatmak istersiniz.

Merhaba Ayşe Hanım. 1979 yılından beri İstanbul’da yaşıyorum. İstanbul’da ilk tanıdığım semtlerden biri Erenköy oldu. Çocukluğum ve gençliğim, Erenköy, Üsküdar, Hasköy ve Fatih’te geçti. Liseyi İstanbul İmam Hatip Lisesinde, üniversiteyi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde okudum. Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. Üsküdar’da evlendim ve bir süre Üsküdar’da yaşadık. İlk çocuğumuz Behiye Betül Üsküdar’da doğdu. Sonrasında çocuklarımız ebeveyn ortamında büyüsün, dede ve nine şefkatini, merhametini ve tecrübesini görerek yaşasınlar diye Küçükçekmece’ye taşındık. Babamın vefatından sonra annem ve kardeşlerim İstanbul’a taşındılar. Onlar taşındıkları yıldan beri Çekmeköy’de oturuyorlar. Çekmeköy ve Sultanbeyli’de çok sayıda akraba ve aile üyemiz var. Bir de 60 yıllık Beykozlu bir eniştem ve halam var. Ondan dolayı da Beykoz’u çok severim. Şimdi Beykoz’da da bir ikametgâhımız var. Zaten enişte ve halamdan dolayı Beykoz yıllardır ziyaret ve gezi mekânımızdı. Eşim Vildan Hanım öğretmenlik ve eğitim yöneticiliği yapıyor. Küçük kızımız Hilye Melis ise lise sonda.

– Peki, iş hayatınız, siyasi faaliyetleriniz?

Mezun olduğumdan beri, eğitim, yayıncılık ve reklam sektöründe yöneticilik yapıyorum. Bir dönem İSMEK Genel Koordinatörlüğü yaptım. Danışmanlıklarım oldu. Halen reklamcılık sektöründeyim, sosyal organizasyonlar ve kültürel projeler çalışıyoruz. Siyasete gelince… Fazilet Partisi’nde, Saadet Partisi’nde ve Has Parti’de yöneticilik yaptım. En son Saadet Partisi’nde İstanbul il başkanlığı, Has Parti’de de genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulundum. Siyasi vizyonumda eğitim politikaları, çocuk ve kadın duyarlılıkları, medeniyet ve fıtrat merkezli konular ile kentleşmeye dair kültürel hususlar var. Bu konularda okumalar yapıyorum, çalışıyorum, araştırmalar yapıyorum, konferanslar ve seminerler veriyorum.

– Yayımlanmış kitaplarınız var değil mi?

Evet. İki tane yayımlanmış kitabım var. Biri İz Yayınlarından çıkan “İnsan Mevsimi” diğeri de Kültür A.Ş. tarafından yayınlanmış çocukluğumuzdaki oyunları derlediğim bir kitap seti.

– Sizi farklı kılan nedir?

Herkes farklıdır. Yaratılışta her insan olağanüstü yeteneklerle dünyaya geliyor, hepimiz birbirimizden fıtrat itibariyle farklıyız. Parmak izlerimiz ve göz renklerimizin farklı olduğu gibi. Huylarımız, karakterlerimiz, meraklarımız, heyecan duyduğumuz şeyler, her şeyimiz çok farklı. Bu anlamda her insan çok güzeldir, her insan çok farklıdır. Her insan mucizevi bir canlıdır. Farklılıklarımızın bir kısmını büyüdükçe geliştirebiliyoruz, bir kısım farklılıklarımızı toplum, ailemiz, eğitim sistemi, büyürken yaşadığımız bir takım korkular yok ediyor. Ve yazık oluyor. Benim durumumu sorarsanız şöyle özetlerim: Sakin biriyim. Araştırmayı, seyretmeyi, gözlemlemeyi severim. Çocukken çok sabırsız, sinirliydim. Büyüdükçe özellikle muhatabımı dinleme konusunda kendimi eğittim.

 

İNSANLAR KARŞISINDAKİNİ DİNLEMİYOR, BİRBİRLERİNE TAHAMMÜLSÜZLER

Dinlemek önemli. İletişimin olmazsa olmaz şartı dinlemektir. Maalesef günümüzde, insanların çoğu bir an önce karşısındaki insan sözünü bitirsin, ben konuşayım diye bekliyor. O bekleme anında karşısındakini dinlemiyor ve kendi cümlelerini kurmakla meşgul. Kimse kimseyi dinlemediği için kimse kendisini anlatamıyor. Dinlemeyi seviyorum, sonuna kadar dinlemeyi başarabilen bir insanım. Bu durum insanı çok dertli hale getiriyor belki ama güzel bir yetenek. Gezmeyi ve sohbeti severim. Kitap okumayı ve şiir yazmayı severim. İstanbul’u severim. Sessiz kalmayı severim, sükutun bereketine inanırım. Bütün bunları yaparken zuhurata tabi olmayı yeğlerim.

 – Neden siyaset? Entelektüel sanatçı kimliğinizle siyaseti nasıl örtüştürüyorsunuz?

Esas itibariyle sanatın, felsefenin, edebiyatın siyasetin doğasıyla ciddi yakınlığı var. Siyasetin malzemesi söz, kaynağı da fikirdir. Ancak günümüzde politika bazı uygulayıcıları yüzünden bir miktar dil, üslup ve tarz problemi yaşıyor. Bundan dolayı bize sanat-siyaset veya edebiyat-siyaset ilişkisini konuşmak tuhaf geliyor. ‘Bir sanatçı, bir entelektüel neden siyasetle uğraşır?’ gibi sorular sormak zorunda kalıyoruz. Çünkü bunları birbirine uyumsuz, birbiriyle ilişkisiz alanlar olarak görüyoruz. Oysa felsefe, sanat, şiir, edebiyat ile siyaset iç içe olmalıdır. Kaldı ki, siyasete, devlet yönetmeye ve kentler inşa etmeye felsefe, estetik, sanat, medeniyet, din yön vermiyorsa yanlış yoldayız demektir. O zaman siyaset insanın ruhuna ve tabiatına uzak kalmış olur. Siyasete fikir yön vermelidir. Onun da aracı sanat, edebiyat, şiir, felsefedir. Sonuçta siyaset teorinin yanında uygulama merkezidir. Tabii bu süreçte sanatçının da uygulamadan kaynaklı zorluklara tahammül etmesi gerekir.

– Bugün ülkemizde siyaset, toplumun beklentileriyle kıyaslarsak hangi noktadadır?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren siyasete yüklediğimiz görevler biraz sorunlu. İnsanlar ve bazı kurumlar kendileri yapması gereken bazı görevleri siyasetten bekliyorlar. Mesela sivil topum kuruluşlarının yapması gereken, mahalle halkının yapması gereken, cami cemaatinin yapması gereken, üniversite dünyasının yapması gereken bazı sorumlulukları siyasete devretmiş durumdayız. ‘Devlet yapsın efendim’ diyoruz. Toplumun siyasetten beklentisi öylesine yükselmiş durumda ki siyaset ya da siyasetçi her sorunun birincil çözümleyicisi gibi görülmektedir. Onun için siyaset olması gerekenden daha büyük bir alanı kaplıyor, bu da siyaseti bazen başarısızlığa sürüklüyor. Siyaset az geri çekilerek organize edici, düzenleyici, yol açısı, kanun yapıcı ve kısmen denetleyici olması gerekiyor. Siyasetin boşalttığı alanların sosyal, kültürel, dini, ekonomik, sivil aktörler ve dinamiklerce doldurulması gerekir.

Mesela dini konular… Dini yaşamayla ilgili sorunların hepsinin çözümünü siyasetten veya devletten bekleyemeyiz. Bunların bir kısmını sivil toplum kuruluşlarının, cami cemaatinin veya dini grupların, dinin ruhuna ve bir arada yaşamanın ahlakına uygun bir şekilde yerine getirmesi, çözmesi gerekiyor.

Eğitim meselesi de öyle. Eğitimin bütün sorunlarına yönelik çözümü devletten bekleyemeyiz. Eğitimin önemli bir kısmını ailenin kendi arasında çözmesi gerekiyor. Ya da eğitimle ilgili kurumların, sivil toplum kuruluşların ve eğitimle ilgili müesseselerin eğitim politikalarını oluşturulması ve uygulamalarında devletin yükünü hafifletmesi gerekiyor. Eğitime özel ve sivil sektörün katılımını daha fazla desteklemeliyiz.

 – Siyaset planlama ve denetleme mekanizmalarını güçlendirmelidir.

Ülkemizde siyaset çok kutsal ve her şeyi çözen bir mekanizma olarak düşünüldüğü için her birimiz, aileler dâhil, görev ve sorumluluklarını siyasete yüklemiş durumdayız. Siyaset çok büyüdüğü için hantal hale geliyor ve her şeyi kuşattığı için de zaman zaman kendi dışındaki diğer disiplinleri çok fazla etkiliyor, sivillik azalıyor. Siyasetle hayatın diğer alanları arasında bir dengenin kurulması gerekiyor. Siyaset, planlayan, yönlendiren, motive eden, toparlayan, organize eden, kanunlar düzenleyen ve denetleyen olmalıdır. Bu yönüyle siyaset toplumu güçlendiren ve tetikleyen önemli bir araçtır.

 

SİYASET BİZİM AMELİ SALİHİMİZDİR

– Gazali siyaseti insan ve toplum açısından hem dünya hem ahiret sorumluluğu içerisinde yapılmasını öngörüyor. Siz ne dersiniz?

Bizim dünyada yaptığımız her şey ‘ameli salih’ kısmına girer, girmelidir. Asr Sûresinde Cenab-ı Hak kaybetmeyen ve kazanan insanları tarif ederken, onları iman eden olarak tanımlıyor ve imandan sonra ameli salihi temel bir vasıf olarak anlatıyor. Yani Allah’ın rızasını kazanan insanlar cennete gidecek. Kim onlar? İman edenler ve imandan sonra ameli salih işleyenler. Bu kadarla bitmiyor. Ameli salihle yetinmeyip, insanlara doğruyu, hakkı, iyiliği tavsiye edenler olarak tanımlıyor Allah Müslümanları. Siyaset bizim ameli salihimizdir, amel-i salihimiz olmalıdır. Siyaseti hem insanların rızasını kazanmak, insanların ihtiyaçlarını gidermek, yeryüzüne ait sorunları çözmek için yapmak hem de bütün bunların peşinde koşarken Allah’ın rızasını kazanacak şekilde siyaseti icra etmek gerekiyor. Bunun için siyasette kullandığımız dilin, siyaset vesilesiyle kurduğumuz ilişkilerin, siyasi planların ve çabaların ahlâka, vicdana, merhamete, adalete, rızaya uygun olması gerekir. Bunu başarırsak hem toprağın altı için, hem toprağın üstü için doğru olanı yapmış oluruz.

Yönetilen açısından baktığımızda ise insanlar, dünyevi beklentilerinin karşılanmasının yanı sıra inanca, ahlaka dair ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ederler. Siyaset hem uygulayıcıları hem de uygulama alanları itibariyle Gazali’nin de üzerinde durduğu bu anlayışı yaşatmalıdır. Bu aynı zamanda medeniyet siyasetinin de özüdür.

– Aday olursanız şehrimiz, bölgemiz, ülkemiz için hayâlleriniz, düşünceleriniz nelerdir?

Aday olursam ve bu adaylık milletvekilliği ile sonuçlanırsa, bugüne kadar yapageldiğim çalışmalarımı daha yüksek verimlilikte yapmak ve bu gayretlerden elde edeceğim faydaları Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasama sürecine dahil etmek ve Türkiye’ye şümul hale getirmek isterim. Bunların başında çocuklarla ilgili duyarlılıklar geliyor. Çocuk ve kentleşme arasındaki ilişkinin daha yaşanabilir, daha sahih bir noktaya getirilmesi şart. İkincisi kadınlarla ilgili duyarlılıklar. Evlilik meselesi, kadına ve çocuğa yönelen şiddet gibi konular. Vicdana, merhamete, adalete tekabül eden konularda ter dökmek istiyorum. Kent kültürüyle ve kentleşmeyle ilgili fıtrat-medeniyet bağlantılı çalışmalarım var. Bu çalışmalardan elde ettiğim bazı prensipleri ve yaklaşımları mevzuat süreçlerinde paylaşmak ve tartışmak isterim. Yıllardır en çok yoğunlaştığım alan eğitim politikalarıdır. Medeniyet merkezli eğitim sistemi nasıl olmalıdır sorusu çerçevesinde yaptığım çalışmaları Türkiye kamuoyuna sunmak isterim. Hem de bunlardan ortaya çıkardığımız prensipleri eğitim camiasına anlatmak ve olabildiğince bunları yasama sürecine dâhil etmek isterim. Yeni Türkiye’nin inşa sürecinde üzerime düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışacağım.

– İstanbul milletvekili olarak İstanbul için de düşünceleriniz olacaktır.

İstanbul’u çok seviyorum. 1979 yılından beri İstanbul’dayım. Her semti çok özel ama Üsküdar, Fatih, Beykoz daha özel semtler benim için. Bunlara İstanbul’un tabiata ve göğe açılan penceresi olarak gördüğüm Şile ve Adaları dahil edebilirim. Gelişmekte olan Çekmeköy, Sultanbeyli, Kartal, Ümraniye, Tuzla gibi ilçeler İstanbul’un gelişimi için önem arz ediyor. Zeytinburnu ve Küçükçekmece’de iş hayatım oldu. İstanbul’un daha yaşanılabilir bir şehir olması için katkılarımı sonuna kadar sunmak isterim tabii. Böyle bir imkân oluşursa elimden geleni yaparım. Kentlerin, şehirlerin de ruhu olduğuna inanıyorum. Şehirlere ruh veren, onu insanla bütünleştiren tarihi, kültürel değerlerimizdir. Modern çağın ihtiyaçlarını karşılarken kültür-sanat kaygımızı buna katarak yolumuza devam etmeliyiz.

 

İSTANBUL TRAFİĞİNİ ÇÖZMEK, İSTANBUL’U SEVMEKTEN GEÇER

“İstanbul’u severseniz, İstanbul da size kendisinin nasıl yaşanacağını gösterir…”

– Efendim İstanbul’a olan aşkınızı ve sevginizi görüyoruz. İstanbul her gün göç alıyor ve İstanbul trafiğine her gün yeni araçlar ekleniyor. Trafik sorununa bir çözüm bulunabilir mi, bu konuyla ilgili fikirleriniz nelerdir?

Bu konuda hükümetimizin İstanbul’a büyük yatırımları oldu. Yatırımlar aralıksız sürüyor. Düne kadar kim derdi Üsküdar’dan Yenikapı’ya 5-10 dakikada geçebileceğimizi? Hayal olan pek çok şey artık gerçek. İstanbul’a göçün hafifletilmesi, raylı sistemlerin çoğaltılması, yer altı ulaşım sistemlerinin arttırılması, araç kullanım kültürünün geliştirilmesi, toplu ulaşım sistemlerinin tercih edilmesi gibi pek çok çözüm alternatifi var. Bunlar peyderpey hizmete giriyor. Trafikle ilgili pek çok teknik proje konuşabiliriz. Ben bunların ötesinde farklı bir şey düşünüyorum.

İstanbul’un trafik, yapılaşma, ulaşım ve benzeri sorunlarının çözmenin ilk şartının İstanbul’u sevmek olduğuna inanıyorum. İstanbul’da yaşamaktan keyif alan ama her defasında trafik başta olmak üzere sorunlardan dolayı İstanbul’da yaşamayı bir külfet olarak görenlere hep şunu tavsiye ediyorum. İstanbul’u sevmeye devam edin. İstanbul’u severseniz, İstanbul size kendisinde nasıl yaşanacağını gösterir. İnsanı sevmek gibidir bu. Bir insanı severseniz o insanla aranızda kurduğunuz iletişim, o insanla sorunları çözdüğü gibi bazı sorunları da görmezden gelmenizi sağlayacaktır. İstanbul’u sevme derecenize bağı olarak, İstanbul’da yaşamayı öğrenir ve İstanbul’un sorunlarının ve dertlerinin bir kısmını görmez ayrıca bir kısım sorunun giderilmesine katkıda bulunursunuz. İstanbul’un trafiğini çözmek de İstanbul’u sevmekle ilgili bir şey. Hem yaşayanlar, hem de yönetenler olarak İstanbul’u daha çok seversek, trafik sorunu, konut sorunu ve muhtemel sorunları daha kolay çözeriz. İstanbul sevilmeyi hak ediyor üstelik.

– Efendim sanat ve edebiyatla iç içe olduğunuzu biliyoruz. Edebiyat çalışmalarınız ve bu yola uzanan süreçten bahseder misiniz?

Edebiyata olan tutkum, ilgim lisede başladı. Lisede şiir, hikâye ve hat sanatına ilgi duyduğumu gören hocalarım bu konuda olabildiğince destek verdiler. Maalesef hat sanatıyla ilgili mesafe alamadım. Yazı, makale, deneme ve şiirde mesafe almaya çalıştım. Lisede çıkardığımız duvar gazetesi ile başlayan yolculuğumuz sonra Marmara İlahiyat Fakültesinde sürdü. Fakülte hayatı kültür sanat faaliyetleri bakımından yoğun geçti. Arkadaşlarımızla birlikte çıkardığımız Nida isminde bir kültür-sanat-edebiyat dergimiz ve öğrenci kulübümüz vardı. Sanıyorum 1991 veya 1992 yılında fakültede bir hafta süren ‘Endülüs Günleri’ yapmıştık. Yine bir hafta gün süren ‘Cahit Zarifoğlu Haftası’ yapmıştık. Buna benzer çok sayıda faaliyet, şiir programları, geziler, yarışmalar düzenlemiştik. Bunlar çocukluğumuzun ve gençliğimizin hamurunu yoğuran kültür, sanat, edebiyat faaliyetleri oldu. Siyasetteki meşguliyetim zaman zaman bu meraklarımı ve yeteneklerimi hafif örselemiş olsa da, ne zaman vakit bulduysam kendimi o yöne doğru kanalize edebildim. Edebiyat karakterimi besleyen en büyük şeylerden bir tanesi de; gezmektir. Gezmeyi severim. Gezerken detaya dikkat ederim. Yerden göğe, toprağın kokusundan rüzgârın fısıltısına kadar her unsura kulak kesilirim. Çevremde yükselen binalardan, insanların birbirine olan diyaloglarına kadar her şey ilgi alanımdadır. Sokakta oynayan çocuklardan, bir köşede halleşen yaşlı çiftlere kadar farklı psikolojilere ilgi gösteririm. Bir nevi onlarla doğrudan empati kurarak, olayları ve insanları içselleştirerek yaparım bunu. Onlar hem insanın ruhunu besleyen, hem de edebiyat çalışmalarını bir anlamda kuvvetlendiren şeylerdir.

 

İSTANBUL’U GÖREN ÜSKÜDAR’DIR…

– Efendim, Üsküdar (Salacak-Kızkulesi) sizin için ne anlam ifade ediyor?

Salacak, bizim 1990’lı yıllarda, bazen gece yarılarında bile olsa arkadaşlarla çıkıp dolaştığımız, yarenlik ettiğimiz bir yer. Üsküdar hem gençlik dönemlerimize, hem de aşk dönemlerimize ait bir mekân. Üsküdar merkezden Harem’e kadar olan yol pek çok halimize şahitlik etmiştir. Her bir adımında hatıralarımız vardır. Salacak ve Kız Kulesi’nin İstanbul fotoğrafında benim için farklı bir yeri var. O da şu: Hepimiz İstanbul’u çok severiz. İstanbul dediğimiz yer, tarihi sur içi bölgesidir. Fatih, Sirkeci, Eminönü, Sultanahmet bölgesidir. Ama İstanbul’u bütün endamıyla gören dünyada tek bir yer vardır, o da Üsküdar’dır. İstanbul’a nazar etme, İstanbul’u temâşa etme hakkına sahip olan biraz Beyoğlu kısmıdır ama o da, eksik görür. Üsküdar, Kızkulesi- Salacak mevkii İstanbul’u her türlü güzelliğiyle, her türlü estetiğiyle, her haliyle gören bir mevkiidir. İstanbul’da her ne olsa ilk Üsküdar görür. İstanbul’da yangın çıksa onun ateşini ilk Üsküdar fark eder. İstanbul’da bayram olsa onun neşesini ilk Üsküdar fark eder.

Üsküdar, güzeli seyre dalan bir delikanlı gibidir.

– İnşallah listeye girer ve seçilirseniz, sanat ve edebiyat çalışmalarınız devam edecek mi?

Elbette eder, etmezse yazık ederim. 1998 yılından beri aktif siyasi hayatın içerisindeyim. Ben çalışmalarımı yoğunluklarımın içerisinde bir köşeden devam ettirdim. Çünkü sanatın, edebiyatın, sohbetin, gezmenin insanı yenileyen, insanı dinç tutan, diri tutan hatta dik tutan bir yönü var. Siyasetin en çok bunlara; diri durmaya, dik durmaya, ruhumuzu sağlam tutmaya ihtiyacı vardır.  O nedenle duaya, ibadete, şiire, sanata, edebiyata her zaman ihtiyacımız olacaktır. Hiç terk edeceğimi zannetmiyorum. Sanat ve edebiyatı bir ömür yüreğimizde taşımaya devam edeceğiz.

– Çevrenizin, iletişim halinde olduğunuz insanların, STK’ların siyasetle birlikte ne tür talepleri ya da beklentileri oluyor?

Benim o konuda bir şikâyetim var. Özellikle 28 Şubat’ın oluşturduğu süreç, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını çok fazla politize etti. Sivil toplum kuruluşlarının siyasetle ilişkisi olması gerekir. Kendi arzu ve isteklerini siyasette aktarmaları gerekir. Hatta bu anlamda siyasette baskı kurmaları da gerekir. Ancak kendi dillerinin sivil olarak kalması, kendi çalışma biçimlerinin daha fikri, daha entelektüel olması gerekir. Burada sivil toplum kuruluşlarının bir miktar kendilerini revize etmeye ihtiyacı var. Ben de sivil toplum kuruluşlarında çalışmış, yöneticilik yapmış bir insanım. Bunları o zaman da söylüyordum. Eğer öyle yaparsak herkes kendi işini yapmış olacak ve başarılı bir model ortaya çıkacaktır. Siyaset kendi işini yapacak, sivil toplum kuruluşu kendi işini yapacak. Ama her ikisi de birbirine baskı oluşturarak doğru işlerin yapılmasını sağlayacaktır. Ama hiç bir kimse kendi görev alanının dışına çıkıp yerini terk etmeyecektir. Sivil toplum kuruluşlarından hepimizin beklediği şey, niçin kurulmuşlarsa o alanda kurulmuş olmanın hakkını verebilmek ve o alanda önce İstanbul’un, sonra Türkiye’nin ve sonra dünyanın en iyisi olmaya çalışmak olmalıdır. Alanlarında yapılması gereken her bir şeyi eksiksiz yapmaları ve aynı zamanda yeni sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması süreçlerine katkı vermeleri gerekir. Beklentilerimiz asla kişisel olmamalıdır. Ülkemizin ve milletimizin ali menfaatleri her zaman bunun önünde olmalıdır.

 

NİTELİĞİN PEŞİNDE OLACAĞIM

– Efendim ‘Milletin Vekili’ olduğunuz gün ilk ne yapacaksınız?

Çok planlı şeyler olmaz biliyorsunuz. Zuhurata bağlı bir andır o an. Arkadaş çevrem çok iyi bilir, kendimi ‘zuhurat ehli’ olarak görürüm. Bazı konularda plan yapmam ve o an çevrenizin, ortamın ve Cenab-ı Hakkın karşınıza çıkardığı şey her neyse onu yaşamaya gayret ederim. Bir plan yapmayacağım. Milletvekili olursam o an, eşimin, çocuklarımın, arkadaş çevremin, belki hava şartlarının, belki bulunduğumuz ortamdaki insanların sizin önünüze hangi sorunu getirmişlerse, oradan Bismillah diyerek yol yürümek gerekir. Cenab-ı Hakkın vereceği nimete, zuhurata razıyım. Fazla plan zuhuratı engeller. Ülkemizin, milletimizin geleceğine dair yüreğimizde büyüttüğümüz ve zihnimizde geliştirdiğimiz hayallerimiz, düşüncelerimiz var. Bunları hayata geçirmek için de niceliğin değil niteliğin peşinde olacağımı söyleyebilirim. Özellikle eğitim ve kültür hayatımıza dair çalışmalarımızda bunu yapacağız.

– Milletvekilliği aday adaylığı sürecinizde başarılarınızı diliyor, vermiş olduğunuz samimi röportajdan dolayı da teşekkür ediyorum. Siz gibi değerli düşünce insanlarının TBMM’de sayılarının artmasını temenni ediyoruz.

Ben teşekkür ederim güzel sorularınız ve temennileriniz için.

*

Erol Erdoğan’ın biyografisi http://erolerdogan.com.tr/hakkimda/


Kaynak link
http://www.gazetetunaydin.com/haber/ak-parti-istanbul-1bolge-milletvekili-aday-adayi-insan-mevsimi-kitabinin-yazari-erol-erdoganla-sanattan-siyasete-yolculuk/1007/

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir