Hakkımda

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR, HAYAT POLİTİKADAN İBARET DEĞİLDİR!

Her şeye siyaset-politika penceresinden mi bakıyoruz? Her konuyu bir şekilde politikaya mı bağlıyoruz? Günlük politik konular çok mu vaktimizi alıyor? Politik gündeme fazla yoğunlaşarak başka önemli konuları konuşmayı, düşünmeyi, müzakereyi ihmal mi ediyoruz?

Bunca soruyu neden peş peşe yazdığımı anlatayım. Geçen ay A Haber’in Kadraj programında çizgi filmleri konuştuk. Programı Zeynep Bayramoğlu sundu; Erol Erdoğan, Oyuncu Ahmet Yenilmez, Psikolog Merve Nur Güleç, YTÜ’den Murat Dağıtmaç olarak programın konuklarıydık. Başlığı “Çizgi Filmlerde İslam Düşmanlığı” olan programda iki saate yakın çizgi filmlerde din düşmanlığı, peygamber nefreti, cinsiyetçilik, ırkçılık ve şiddet övgüsü gibi konulara değindik. Filmlerde gizli mesajlar ve 25. kare, gecenin ilgi çeken tartışma başlıklarıydı. Ayrıca diziler, sinema filmleri ve çizgi filmlerle modanın nasıl yönlendirildiği ve tüketici davranışlarının nasıl şekillendirildiği de gündemimizdeydi. Programda, çizgi filmler ve sinemayı konuşurken “gelecek tasarımı” üzerinde özellikle durduk, bazı örnekleri ekrana yansıttık. Mesela, 2010 öncesi ABD ve Avrupa yapımı bazı filmlerde “Allah’u Ekber” diyerek öldüren veya öldürülen kötü karakterler (teröristler) yoğun kullanıldı. Bunların dünya televizyonlarında gösteriminden 3-5 sene sonra Suriye ve Irak’ta benzer sahnelere rastladık. IŞID elemanlarının o sahneleri, stüdyo çekimi kalitesiyle, batılı haber ajanslarınca dünyaya servis edildi. O tuhaf ve ürkütücü sahneler hem Müslümanlar hem de batı toplumlarında “olağan” kabul edildi. “Bu işte bir tuhaflık var!” diyen az sayıdaki insanın sesi duyulmadı bile. Çünkü zihinler “Allah’u Ekber!” diyerek öldüren-öldürülen teröriste alışmıştı zaten. A Haber’deki canlı yayın esnasında ve sonraki günlerde, farklı iletişim kanallarından, programla ilgili çok sayıda mesaj aldım. Mesaj gönderenler arasında tanımadığım, tanışmadığım insanlar da çoktu. Böyle bir konuyu işlediğimiz için tebrik ediliyorduk. Ayrıca bazıları kendi gözlemlerini anlatıyor ve önerilerini sıralıyor, bazıları da benzer televizyon oturumlarının tekrar yapılmasını istiyordu. Gelen mesajlarda ortak bir olgunun seslendirildiğini fark ettim. Şöyle deniyordu: “Siyaset dışında bir konuyu işlemenize sevindik.” Aslında ilk değildi bu. Siyaset dışından konuştuğumuz önceki bazı programlarda da benzer duyarlılık paylaşımlarına şahit olmuştum.

Programa gösterilen yoğun ilgili, 1970-80’ler ile 2000’ler sonrasını bir yönden kıyaslama yapmama vesile oldu. Hatırlar mısınız? Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan 1970’lerde siyasete girdiğinde, dindar-muhafazakâr insanları, siyasetle ilişkili-ilgili hale getirmek ve onları siyasete dâhil etmek için hayli gayret gösterdi. Çünkü o dönemlerde, siyasetle hizmet edilemeyeceği ve siyasetle dini anlayışın yan yana olmaması gerektiğine inanan hayli insan vardı. Bazılarına göre din ile siyaset, dindar ile politika, hacı-hoca ile siyaset yan yana olamazdı. Siyaset, şerrinden sığınılması gereken kötü bir işti. Bundan dolayı siyasete olumsuz bakış ve alakasızlığın giderilmesi o dönem çok önemliydi. Özellikle Milli Görüş çevresi, bu anlayışa ısrarla karşı durmuş, hayatın siyasetsiz olamayacağına dair izahlar yapmıştı. Mesela şu cümle o dönemlerin öncü ismi Necmettin Erbakan’a aittir: Siyasetle ilgilenmeyen Müslümanı, Müslümanla ilgilenmeyen siyasetçi yönetir.” Erbakan Hocanın, bunun gibi, siyasetin içinde neden olunması gerektiğine dair başka veciz sözleri de vardır.

Gerçekten de, çoğunluğun siyasete ilgisiz olduğu ve siyaseti seçkin insanların işi kabul edildiği dönemlerde kitlelere ve ideal insanlara “Siyasetle ilgilenin!” çağrısı yapmak yerinde bir davranıştı. 70’lerde yapılan siyasete davet çağrıları, pek çok insanı memleket meseleleriyle ilgili ve dertli hale getirdi. Siyaset, böylece, belli başlı grupların işi olmaktan çıktı, köylünün, orta direğin, esnafın da uğraşısına dönüştü. Daha önemlisi, siyaset ve dini yan yana getirmekten korktuğu için veya Kemalizm’in dışlayıcı tavırlarından dolayı siyasetten uzak kalmış bazı dindarları kenardan alarak merkeze doğru çekti ve onları karar-yönetim süreçlerine dâhil etti. Onların girişiyle siyaset tazelendi, toplumsal değerlerle zenginleşti, dindarlıkla güçlendi. Bu durum, aynı zamanda, halk egemenliği, cumhuriyet, demokrasi, siyasal katılım gibi kavramların ülkemiz açısından gerçekçi birer olguya dönüşmesine fonksiyonel katkılar sağladı.

Peki, şimdi ne durumdayız?

Büyük değişimler yaşadık. Siyasette varlık gösteremeyeceği ve bürokraside yer edinemeyeceği düşünülen insanlar artık yönetim mekanizmalarında yetki sahibiler. “Muhtar bile olamaz” denilen İmam Hatipli Recep Tayyip Erdoğan, uzun yıllar ülkeyi yönetti, şimdi de cumhurbaşkanı. Otuz-kırk sene önce çevre-varoş kabul edilenler artık ülkenin merkez yöneticileri. Siyasal katılım noktasında Türkiye gerçekten ciddi mesafeler aldı. Peki, her şey yolunda mı? Hayır. Çünkü bugünlerde, çoğunluğumuz, neredeyse her konuya politik bakış açısı ile yaklaşıyor, günlük politik gerilimlerin dışındaki tartışmalar ilgimizi çekmiyor, çoğu kere politik dil ve üslupla konuşmayı tercih ediyoruz. Öyle ki, siyaseti besleyecek kültürel ve sosyal konulara vakit ayırmayı bile lüzumsuz görüyoruz. Bunu en çok da medya böyle yapıyor. Oysa “siyaset” dediğimiz temsil, icraat ve yönetim alanı, nehirlerin ve suların beslediği deniz gibidir. Nehirler, dereler, yağmur ve kar suları ile dip pınarlar tarafından beslenmeyen bir deniz, su kalitesi açısından zengin olmayacağı gibi, içinde yaşayan canlı çeşidi de az olacaktır; üstelik zamanla kirlilik oranı yükselecektir. Onun için denizler, gökten yağmur ve karla, vadilerden gelen ırmaklara, diplerden çıkan pınarlarla beslenmek ister. Bu beslenmede, her unsur kendi tabiatınca olmalı ki, farklı unsurlar denize güç katabilsin ve onu zenginleştirebilsin. Siyaset geleneği ancak böyle bir dinamizm ile oluşabilir, inançlar ancak böyle bir emekle medeniyete dönüşerek her yaşam unsurunda kendini var eder ve yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa, iklimden iklime sirayet eder.

Evet, bir süredir her birimiz “siyasetçi” gibi davranıyor, düşünüyor, konuşuyoruz. Hâlbuki bir mucize olan insan vücudunda, her organ ve her hücre kendi görevini yaptığı için yaşamımız “olağan” devam ediyor. Sözgelimi kulak burunluk yapma derdine düşer veya mide böbrek gibi davranırsa organizmada denge bozulur. Daha sadeleştirerek ifade etmek gerekirse, herhangi bir anda bize yönelmiş bir tehlike sezdiğimizde, vücudumuzdaki her organ kendi varlık gereğine göre tedbir alır. Öyle yapmayıp, her organ, beyin gibi kendisine rol biçerse kargaşa çıkar. Mesela ülkenin “gençlik” sorunu olduğu düşünülüyorsa, sorunu gidermek ve daha iyi bir gençlik için, siyaset, akademi, dernekler-vakıflar, eğitim bürokrasisi, araştırma şirketleri, anne-babalar için ayrı ayrı sorumluluk var demektir. Her sorumluluk sahibi kurum, kuruluş, kişi ve gruplar “Benim yükümlülüklerim nelerdir?” diyerek kendisine yol haritası oluşturmalı ve çalışmalıdır. Öyle yapmayıp, tüm kuruluşlar ve insanların hepsi “siyasetçi” gibi davranırsa, yol haritasının siyaset kısmı güçlü olur ama siyaseti de besleyecek diğer damarlar zayıf kalır.

Her şeyi “siyaset” alanında indirgemek o kadar güçlü hale geldi ki, bazen onun dışında bir konuyu gündeme alma çabası bile tepkiyle karşılanıyor. Mesela, gündemde Suriye’nin olduğu bir haftada, eğitim, sanat, gençlik veya tarım, sanayi, hayvancılık ile ilgili bir bahis açtığınız zaman “Şimdi bunun sırası mı?” diye soruluyor. Hem sadece Suriye konuşulsun hem de sadece Suriye’nin siyasi boyutu konuşulsun isteniyor. Olamaz. Bizim dertlerimiz ve hedeflerimiz çok. Bir anda onlarca konuyu tartışabiliriz, müzakere edebiliriz. Zaten herkes kendi sorumluluk alanında çaba gösterirse yüzlerce konu aynı anda çözüm yoluna girer. Enerjimizi, yeteneklerimizi, insan kaynağımızı doğru yönlendirmek zorundayız. “Şimdi bunun sırası mı?” şeklinde ortaya çıkan tuhaf tepki ayrıca bir yönüyle daha sorunlu. Çünkü “Şimdi bunun sırası değil!” diyerek ötelediğimiz sorunları, çoğu kere başkaları konuşuyor, tartışıyor, yol-yordam belirliyor, sonra ürettiği çözümü bize dayatıyor. Bize de, dayatma sürecinin edilgen muhatapları olarak sonuçları tartışmak kalıyor. Bu şekilde yediğimiz golün, içselleştirdiğimiz yabancılıkların haddi hesabı yok.

Şimdi şunu yapmalıyız. Nasıl ki, 1970-80’lerde, siyaseti gereksiz görenlere “Siyasetsiz olmaz, çünkü siyaset dünyayı yönetmenin adıdır.” denilerek kitleler siyasetin içine çekilmişse, bugün de her şeyi günlük politikadan ibaret zannedenlere “Hey insanlar! Hayat politikadan ibaret değildir!” diyecek bir sese ihtiyaç var. Hayat, çok renkli ve çok boyutlu dinamik bir serüvendir, siyasetten ibaret değildir, ondan derindir. Üstelik siyaseti de, ancak bu anlayış ile güçlendirebiliriz, durağan medeniyetimizi ancak böyle canlandırabiliriz. Medeniyet, inancın tüm alanlarda, her alanın şartları ve zamanın gereğine göre yaşanırsa var olur.

Hayat derin, kavga büyük, yol çetin… Bu yolda kültür, sanat, edebiyat, müzik var; eğitim, tarım, sanayi, ekonomi, ticaret var; aile, çocuk, genç, toplum var; üretim, tüketim, emek var. Herkesten siyaset, siyasi dil, siyasi üslup, siyasi refleks beklemek her canlı kuş olsun, uçsun demektir. Oysa çeşit çeşidiz. Unutmayalım, bir elde sadece şehadet parmağı tek başına güçlü olamaz. Tüm parmaklar güçlü ise el güçlüdür, güçlü elde şehadet parmağı da güçlüdür.

Milletini, memleketini, dinini, medeniyetini sevenlerin her birine ayrı ayrı duyurulur.

 

Kaynak: 14 Eylül 2017, Diriliş Postsı, http://dirilispostasi.com/n-43939-muhterem-muslumanlar-hayat-politikadan-ibaret-degildir.html

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir