Hakkımda

Filistin’i Ne Zaman Hatırlar, Ne Zaman Unuturuz?

2010 yılıydı. Saadet Partisinde İstanbul il başkanıyım. İsrail’in Akdeniz’de Mavi Marmara Gemisine saldırmasından sonraki günler. Şehitlerimiz ve yaralılarımız var. Üzgünüz ve kızgınız. Bir şeyler yapmak istiyoruz. Amacımız, hem ülke içinde oluşmuş duyarlılığa aracı olmak hem de uluslararası kamuoyuna Mavi Marmara saldırısı ile ilgili bilgilerin ulaşmasını sağlamak.

Sonuçta miting yapmaya karar veriyoruz. Mitingimizin adını “Sustukça Ölüyoruz. İsrail Vahşetine İsyan Mitingi” olarak ilan ediyoruz. 5 Haziran 2010 Cumartesi günü Çağlayan Meydanında yapacağız mitingi. Siyasi parti olarak mitingin sahibi biz olsak da, konu siyaset üstü olduğu için herkesin katılmasını ve herkesin işin içinde olmasını istiyoruz. Dolayısıyla kendimizi biraz geri çekip dernek, vakıf, sendika gibi kuruluşlara çağrı yaparak mitinge sahip çıkmalarını istedik. Müthiş bir sahiplenme oldu. Sayısı 300’ü geçen kuruluş miting duyurusunun altına isimlerinin yazılmasını ve logolarının konulmasını istedi. Normal şartlarda yan yana durmayacak farklı kuruluşlar, Mavi Marmara saldırısı karşısında ortak bir paydada buluşacaklardı.

“Bizim ismimizi de girin lütfen” diyen bir dernek başkanı ile o günlerde yaşadığımız üç-dört cümlelik bir konuşma hala aklımda. Siyasi olarak bize yakın değildi başkan. Üstelik kendisine uzak saydığı bir parti tarafından düzenlenen bir mitinge de ilk defa destek vereceklerdi. Adında “Filistin” kelimesi de olan derneğin yönetim kurulu ile dernek merkezinde buluştuk. Biraz sohbet ettik. Sonrasında teşekkür ederek ayrılmak üzere iken dernek başkanı şöyle dedi.

“Erol Bey. Biz normalde sizin düzenlediğiniz bir mitingde destek vermeyiz. Bu ilk defa oluyor. Bizim ismimizi ve logomuzu kullanabilirsiniz. Biz üyelerimiz ve tanıdıklarımıza mitinde katılmaları için çağrı yapacağız. Kürsüye çıkmak veya konuşmak gibi bir talebimiz de yok. Size başarılar dileriz. Niyetinizi samimi ve davet metninizi de kuşatıcı bulduk.”

Bunun üzerine “Ben teşekkür ederim. Sizin durduğunuz yerin farkındayız. Buna rağmen Filistin ortak paydamız olduğu için sizi davet ettik. Siz de duyarlılık paylaşımı çerçevesinde davetimize olumlu cevap verdini.” şeklinde karşılık verdim.

Benim cevabımdan sonra “Ama bir şey daha söylemek istiyorum.” dedi. Kalkmak üzere iken bu cümle üzerine tekrar geri yaslanarak merakımı gösterircesine “Elbette, sizi dinliyorum, lütfen buyurun.” dedim. Ne diyeceğine dair zihnimde bir şey oluşmamıştı, tahmin edemiyordum. Sözlerine şu minvalde devam etti.

“Biliyorum Filistin konusunda duyarlısınız. Siz ve Türkiye’deki tüm dindarlar Kudüs deyince farklı duygulara bürünüyorlar. Hepiniz hassassınız!”

“Evet, böyleyiz.” dedim. O sözlerine devam etti.

“Ama siz dindarlar, Filistin’de kan akmadıkça bir şey yapmıyorsunuz. Ne zaman kan aksa, çatışma çıksa, insanlar öldürülse o zaman bir şeyler yapıyorsunuz, bağırıyorsunuz, bildiriler yayınlıyorsunuz, sonra yine unutuyorsunuz. Oysa orada işgal sürüyor, işgal devam eden bir şey. Sizin için sorun kan akması mı, yoksa işgal mi?”

*

Filistin davası ilk dönemde tüm Filistin’inin işgalden kurtarılması gibi geniş bir alanla ilgiliydi. Sonra Kudüs’e, sonra da Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne indirgenmiş gibi görünüyor. Sorunu “işgal” olarak görmeliyiz. Amacımız tüm Filistin’de işgali sona erdirmek olmazsa, hedefimiz küçülmeye devam edecek. Belki de bir gün sadece minberi, mihrabı korumaya çalışırken bulacağız kendimizi.

Filistin mücadelesindeki istenilen başarının sağlanamamasının sebeplerini araştırmalıyız. Eksik olan nedir? Güçlü lider eksikliği, Arap ve İslam âlemindeki parçalanmışlık, maddi güç eksikliği, ABD’nin İsrail’den yana tutumu, BM’nin zayıflığı ve adaletsizliği, Filistin ile ilgili grupların yerel iktidar çabası, uzun vadeli stratejik olan eksikliği? Gerçekten sorunumuz, eksikliğimiz nedir?

Kudüs’ün Hazreti Ömer’e teslim olmasından sonra Müslümanlar ile Hristiyanların oradaki diğer unsurlara karşı ittifakı söz konusu idi. Ayrıca, biliyoruz ki, Osmanlı’nın bölgeyi yönettiği dönemlerde, farklı din mensupları orada, iyi komşuluk prensipleri çerçevesinde bir arada yaşadılar. İşte bu tarihi tecrübeden dolayı “Filistin’de işgal ve zulme karşı bölgede ve dünyada kimlerle aynı masada buluşabiliriz?” sorusu üzerinde düşünmeliyiz.

Anlık tepkiler önemlidir. Mitingler, gösteriler, yürüyüşler, konuşmalar, açıklamalar, sloganlar, tekbirler hepsi önemlidir, gereklidir, işe yarar. Bunları dünya çapında eksiği-fazlası ile yapıyoruz. Bunlar sürmelidir. “Bağırmakla, sloganla, mitingle bir şey olmaz”! diyenlere katılmıyorum. Bağıran insan derdini duyurur, bilincini diri tutar. Bağırmaya devam edeceğiz. Ancak bilelim ki bu yaptıklarımız Kudüs’ü özgürleştirmez. Filistin’i işgalden kurtaracak ve Mescid-i Aksa’yı özgürleştirecek olan şey, orta ve uzun vadeli siyasi, sosyal, kültürel, askeri stratejik adımlardır. Bu adımları planlama ve uygulama dernekler, vakıflar, hükümetler, devletler ve uluslararası kuruluşların görevidir. Biz canhıraş şekilde İsrail’e karşı slogan atarken diğer taraftan siyasi, sosyal, kültürel, askeri stratejik planları yapması gereken bizimkilere de delicesine seslenmeliyiz. Hem de avazımızın çıktığı kadar. Birey olarak, stratejik adımlarda üzerimize düşen ne varsa onları da seve seve yapmalıyız.

Selahaddin Eyyubi, dile gelse, kendisini durmadan överek acizliğimizi örtmemize kızacaktır. Herkes, çağının görevini yapmalı.

 

Kaynak: Erol Erdoğan, Kültür Ajanda Dergisi, Sayı 46, Eylül 2017

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir