Hakkımda

Tebliğ ve Hürriyet Hareketi Olarak Fetihler

Tarihe, olaylara, milletlerarası ilişkilere genellemeci ve benzeştirici bir refleksle bakanlar Müslümanların fetih hareketleri ile toprak elde etmek amacıyla yapılmış savaşları aynı tür genişleme hareketleri olarak düşünebilirler. Maalesef, fetihleri toprak ele geçirmek amaçlı bir savaş hatta emperyalist işgal olarak değerlendiren oryantalist görüşlü Batılılar olduğu gibi zaman zaman İslam dünyasında da benzer düşünceler ortaya koyan insanlara rastlamaktayız. Bütün bunlar eksik ve yanlı bakışlardır.

İnsanlık tarihi boyunca Müslümanların içinde olduğu savaşlardan bazılarının cihad ve fetih tanımına uymayabileceğini göz ardı edemeyiz ama Kur’an’ı Kerim’deki ilgili ayetlerden ve Hazreti Peygamber Efendimizin uygulamalarından çıkardığımız sonuç şudur; Cihad ve fetih hareketlerinin temelinde davet ve tebliğ yapmak veya bir zulmü sona erdirerek hürriyet/özgürlük sağlamak vardır. Fethin amacı fikir ile ilgilidir. Ulaşılmak istenen şey toprak değil insanın kendisi, ulaştırılmak istenen ise hakikattir, tevhittir, hürriyettir.

 

MARUFU YAYGINLAŞTIRMAK VE MÜNKERİ AZALTMAK

Fetih-cihad konusuna bütüncül (icmali) bakabilmek için birden fazla kavramı aynı anda göz önünde bulundurmak gerekir. Tebliğ, emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker, davet, cihad bu konuyla ilgili üzerinde düşünmemiz gereken kavramlardandır.

Tebliğ, sözlükte bildirmek, haber vermek, iletmek, davet etmek, çağrı yapmak, göstermek anlamlarına gelir. Tebliğ kelimesini, dinler ile ilişkilendirerek “Peygamberlerin ve o dine mensup insanların Allah’tan gelen mesajları insanlara ulaştırması, insanları dine davet etmesi.” şeklinde tarif edebiliriz. Peygamberlerin ve inananların temel görevi tebliğdir. Tebliğ görevi, Kur’an ayetlerinde farklı kelimelerle sıklıkla dile getirilmiştir.

Örneğin Asr Suresinde ‘tavsiye’ kelimesi kullanılarak ‘hakkı tavsiye’ övülmüş ve insanın hüsrandan kurtulması için yapması gereken bir amel olarak zikredilmiştir. Asr Suresinin meali şöyledir. “Asra yemin olsun ki,  insan mutlaka ziyandadır. İman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”

Ali İmran Suresi 104. ayetinde ise hem ‘davet’ hem de ‘emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker’ ifadeleri yer almaktadır. Meali şöyle: “Sizden, hayra çağıran (yed’û), iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” İyiliği emir ve kötülüğü nehy şeklinde tercüme edilen kısmın ayetteki Arapça karşılığı ‘Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker’dir.

Araf Suresi 181. ayetinde ise ‘yehdüne’ kelimesi ile konu anlatılmıştır. Bu kelimeye, ulaştırmak, hidayete erdirmek, iletmek, göstermek, rehberlik yapmak gibi anlamlar verebiliriz. Ayetin meali şöyledir. “Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.”

Tebliğ (davet) ile ilgili diğer bazı ayet mealleri de şöyledir.

“Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden kimin sözü daha güzeldir? (Fussilet Suresi, 33. ayet)

“Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.” (Zariyat Suresi, 55. ayet)

“Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.” (Hicr Suresi, 94. ayet)

“Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara zor kullanacak değilsin” (Gaşiye Suresi, 21-22. ayetler)

Maruf ve Münker kavramları üzerinde de kısaca durmalıyız. Ali İmran Suresi 104. ayetinde gördüğümüz ‘emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker’ yani marufu yaygınlaştırmak ve münkeri azaltmak İslamî tebliğin temel anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Maruf’ kelime olarak; bilinen, tanınan, benimsenen, olumlu kabul edilen anlamında Arapça bir kelimedir. Münker de Arapça bir kelimedir; yadırganan, tasvip edilmeyen, kendisinden sıkıntı duyulan şey demektir. Maruf ve münker Kur’an ayetlerinde ve hadislerde anlam genişlemesine uğrayarak ıstılahî kavramlara dönüşmüştür.

Marufu daha geniş anlamda, bilinen ve herkesin benimsediği doğrular, iyilikler, güzellikler olarak tarif edebiliriz. Adil davranmak, vaadinde durmak, doğru söylemek, insanlara yardım etmek gibi evrensel doğrular marufa örnektir. Yalan konuşmak, iftira atmak, hırsızlık yapmak, kumar oynamak, insan öldürmek, içki içmek, faiz almak, fitne çıkarmak gibi davranışlar da münker yani kötü davranışlardır.

 

CİHAD, FETİH VE TEVHİT

Cihad ve fetih, Kelime-i Tevhid ile uyumludur, o ruhtan beslenmektedir, kaynağı orasıdır. İnsan, Kelime-i Tevhidi söylerken ‘Lâ ilâhe’ dediğinde kendisini her türlü beşeri ideolojilerden, sahte ilahlardan, aciz putlardan, kendinde güç vehmeden firavunlardan, kovulmuş şeytandan ve insanı köleleştiren her türlü güç ve otoriteden kendini kurtarır; iradesini özgürleştirir ve hürriyetini ilan eder. Sonrasında kendisini yaratan ve tüm varlığın sahibi olan Allah’a bağlılığını ilan eder. Buna kulluk diyoruz.

Kulluk, Türkçedeki anlaşıldığı şekliyle bir kölelik değildir. İnsanın Allah’a olan bağlılığında adalet, ahit ve hürriyet vardır. Çünkü Allah mutlak anlamda sahip olduğu her özelliği, yarattığı insana da beşerilik ölçüsünde vermiştir. Allah külli irade sahibidir, insan cüz’i irade sahibidir. Bu temel prensip üzerinden şunları söyleyebiliriz: Allah her şeyi görür ve işitir, insan cüz’i irade miktarınca sınırlı oranda görür ve işitir. Allah yoktan yaratır, insan yaratılmışları kullanarak icatlar gerçekleştirir, sanatlar ortaya kor. Allah sonsuz merhamet, adalet, güç, şefkat sahibidir, insan da kendince bu özelliklerle donatılmıştır. Allah sonsuz hayat (hayyün) sahibidir, insan ise doğumlu ve ölümlü bir hayatı yaşar. Allah, sahip olduğu özellikleri kullarına cüz-i irade ölçüsünde verdiği gibi insanlığa gönderdiği dinlere uymaları konusunda da, sonuçlarına katlanmak üzere, muhayyerlik tanımıştır. Ve Allah, hem kâinatı adalet ve denge üzerine yaratmış hem de insanlara adalet ve merhamet ile davranacağını ilan etmiştir.

İşte tebliğ, cihad ve fetih hem maruf olanın yaygınlaşmasını sağlamak, hem de insanın tevhitle elde ettiği hürriyeti engelleyen zulümleri ve sebepleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Çünkü maruf (hak, doğru, iyi) olmayan şeyler yeryüzünde kargaşa, kaos ve fitne çıkarır. Zaten cihad, ‘fitnenin ortadan kaldırılması için gösterilen çaba’ olarak da tarif edilmektedir. Cihad bu yönüyle de fitne ve kargaşaya karşı bir savunma çabasıdır. Bakara Suresinin 193. Ayeti tam da konuyu anlatmaktadır. Ayet şöyle: “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”

Dikkat edilirse, hedef İslam’a inanmayanlar değil fitne olgusudur. Fitne ise kaos, kargaşa, zulüm, baskı anlamlarına gelir. Zaten ayetin ikinci kısmında zalimler düşman kabul edilerek amacın zulmün giderilmesi olduğu teyit edilmektedir. Nasr Suresi de, cihad ve fethin toprak amaçlı olmadığını, temel hedefin dinin tebliği olduğunu ortaya koymaktadır. Surenin ilk ayetinde  “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde.” denildikten sonra “İnsanları bölük bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.” diye devam etmektedir.

 

MEDİNE, MEKKE, İSPANYA VE KOSTANTİNYYE’NİN FETHİ

Mekke’nin Fethi, İslam tarihinin ilk fethi olarak biliniyor olmasına rağmen, hicret öncesinde biatlarla başlayıp hicretle yeni bir aşamaya geçen, hicret sonrasında ise ikmale eren süreç de Medine için bir fetih sayılır. Fetih, bir beldenin hakikate, özgürlüğe, hürriyete ve İslam açılmasıdır. Medine’nin fethi, fetih-tebliğ arasındaki ilişkiye uygun şekilde meydana gelmiş, savaşsız ve zamana yayılmış özgün bir fetihtir. Hicret ile birlikte Medine, İslam’a kendini açmış, İslam’ın peygamberine ev sahipliği görevini üstlenmiş ve boğulmak istenen yeni dine yuvalık yapmıştır. Hicretten önce Peygamber Efendimiz ile Medineli Müslümanlar arasında başlayan davet merkezli diyaloglar ve sonrasında gerçekleştirilen Akabe bîatları ve yapılan anlaşmalar, Medine’nin İslam’a açılmasının (fethin) ilk adımlarıydı. Akabe biatlarının metinlerini incelediğimiz de aynı gerçeği görürüz; amaç insanı köleleştiren ve hürriyetini kısıtlayan her türlü baskıdan, zulümden, fitneden kurtarmaktır. Biat metinlerinde modern savaş dönemlerinin izlerine rastlayamayız; biat (sözleşme) metinlerinin bir fikir, düşünce ve dini tebliğ çerçevesinde oluştuğu tespit ederiz. Bütün bu süreçlerde ortaya bir savaş durumu çıksa da, dönemin savaş hukukuna riayet edilmesinin yanında İslam’ın keskin hatlarla ortaya koyduğu savaş ahlakından vazgeçilmez.

Medine’nin İslamlaşmasından sonra, Mekke’nin fethi de İslam tarihinin muhteşem dönüm noktalarındandır. Mekkelilerin Hudeybiye Antlaşmasına ihlal etmeleriyle başlayan süreci şöyle özetleyebiliriz. Mekkeli Kureyşlilerin müttefiki olan Benî Bekir kabilesi antlaşmaya aykırı biçimde, Müslümanların himayesindeki Huzaa kabilesine saldırdı. Hazreti Muhammed aleyhisselam bunun üzerine Mekke’ye haber göndererek, öldürülenlerin kan bedellerinin ödenmesini veya Beni Bekir kabilesiyle olan ittifakın sonlandırılmasını, aksi halde Hudeybiye Antlaşmasının bozulmuş sayılacağını ve savaşa mecbur kalacaklarını bildirdi. Mekkeliler, bu teklifi reddettiler ve savaş hazırlığına başladılar. İslam peygamberi Hazreti Muhammed, Hicret’in 8. yılında Ramazan ayının onuncu günü 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı, on gün sonra Mekke yakınlarına ulaştı. Peygamberimiz, şehir dışında ordusunu dört kola ayırdı ve onlara şöyle dedi: “Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz, hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz.”

Fetih Suresi okuyarak Mekke’ye giren İslam ordusu ciddi bir direnişle karşılaşmadı. Sadece, Halid bin Velid’in komutasındaki grup, İkrime bin Ebu Cehil ekibi tarafından yapılan küçük bir saldırıyı püskürttü. Peygamberimiz Hazreti Muhammed, Mekke’ye girer girmez genel af ilan edildiğini bildirdi ve Ebu Süfyan’a bildirdiği şekilde kimseye dokunulmayacağını ilan etti. Şu cümleler o gün sevgili peygamberimizin dilinden döküldü: “Kim Ebu Süfyân’ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar evinden dışarı çıkmazsa emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Kâbe’ye girerse o da emniyettedir!”

Peygamberimiz ve arkadaşları Mekke’ye girdikten sonra içerisinde 360 put bulunan Kâbe’ye yöneldi. İsra Suresi’nin 81. ayetini okuyarak putları birer birer devirdiler. Daha sonra Peygamberimiz beraberindekilerle birlikte Kâbe’yi tavaf etti. Fetih’ten sonra Mekke’de kalmayarak Medine’ye döndü. Mekke’nin fethi, hicretten sonra, Müslümanlar için yeni bir dönemin kapısını aradı. Hicretle birlikte Medine’de toplumsal hayatın bütününde varlık gösteren İslam, Mekke’nin fethiyle birlikte öncelikle Arap Yarımadasına, sonra da tüm dünyaya yavaş yavaş ulaşma imkânı yakaladı.

İslam’ın dünyaya ulaşmasında önemli dönüm noktalarından biri de İspanya’nın (Endülüs) fethidir. 8. yüzyılda doğuda ve batıda en uç sınırlarına ulaşan Müslümanların yeni hedefi İslam’ı diğer kıtalara götürmekti. Tarık bin Ziyad’ın komutasındaki ordu Endülüs’ü fethedince İslam dinine Avrupa kapıları açıldı. Tarık bin Ziyad’ın askerlerine yaptığı konuşmada yer alan şu kısım konumuzla ilgilidir. Şöyle demiş:

“Müminlerin emiri, kahramanları içinden sizi seçti. Çünkü sizin savaştan korkmadığınıza, kahramanları ve süvarilerle çekinmeden vuruşacağınıza ve sizin bu yaptığınız cihattan gayenizin İlây-ı Kelimetullah olduğuna, dolayısıyla bu uğurda sevap kazanacağınıza güveni sonsuzdur. Böylelikle İslâm dinini bu ülkeye yerleştireceğinize inanıyor.” İlây-ı Kelimetullah, Allah’ın ismini yüceltmek, Allah’ın sözlerini yaymak, dini yaymak demektir. Fetih sonrası dönemde Endülüs’te oluşan İslam’ın kültürel, sosyal, sanatsal ve şehircilik birikimi, hem İslam dünyasını hem de Avrupa’yı sonraki asırlar boyunca etkiledi.  

Dünya tarihinde Müslümanlar için önem arz eden pek çok fetihten bahsetme imkânı olsa da, Mekke ve İspanya’nın fethinden sonra belki en önemlisi Kostantiniyye’nin fethidir. Kostantiniyye, hem Bizans’ın başkenti olması sebebiyle sembolik bir değeri vardı hem de coğrafi olarak kıtalararası geçisin merkezlerinden biriydi. Fatih Sultan Mehmet, şehrin kapılarından içeri girince, Hazreti Peygamberin Mekke’nin fethindeki konuşmasındaki ruha uygun bir konuşma yaparak halka ve din adamlarına “Bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda, benim gazabımdan korkmayınız” der. Kostantiniyye fethedilerek İstanbul’a dönüşmeseydi İslam’ın Anadolu’ya kültür ve medeniyet olarak rengini vermesi bu kadar mümkün olmazdı. Ayrıca, Balkanlarda ve Avrupa içlerine kadar İslam’ın güçlü bir şekilde ulaşmasında fetih sonrası İstanbul’da oluşan İslamî birikimin ciddi katkısı oldu.

Her ne kadar ‘fetih’ olarak anılmasa bile, 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen arasında gerçekleşen ve Selçukluların zaferiyle sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesi de sonuçları ve oluş gerekçeleri açısından fetih kabul edilebilir. Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Sultan Alparslan’ın savaş meydanında secdeye kapanarak şöyle dua ettiği anlatılmaktadır.

“Ya Rabb! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Rabbim! Niyetim hâlistir, bana yardım et; sözlerimde hilâf varsa beni kahret. Eğer kalbimdeki düşüncelerimi bu dilimle söylediğim sözlerime uygun bulursan düşmanlara karşı yaptığım bu cihadda benden yardımını esirgeme, her müşkili bana kolay yap!”

Cihad ve fetihlerin amacının dinin yayılması amacı olduğunu veya fetihlerin dinin yayılmasına vesile olduğunu gösteren önemli delillerden biri de içinde ‘fetih’ kelimesi geçen Nasr Suresidir. Nasr Suresinin anlamı şöyledir: “Allah’ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” Ayette fetih ile insanların dine ilgi göstermesi sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatılmıştır. Nasr Suresinin Mekke’nin fethi sırasında geldiği rivayet edilmiştir.

 

TEBLİĞ BAŞLANGIÇ, FETİH SONUÇTUR

Yazının başında “Cihad ve fetih hareketlerinin temelinde davet ve tebliğ yapmak veya bir zulmü sona erdirerek hürriyet/özgürlük sağlamak bulunmaktadır.” demiştik. Fetih bu yönüyle bir sonuçtur. Fethin öncesinde zamana yayılmış şekilde marufun tebliği, iyiliğin anlatılması, dinin beyanı, Allah’a davet vardır. Tebliğ sürecinde gerçekleşen ilişkiler, dostluklar, nüfuzlar, etkilenmeler, dini tanımalar, ahlaki duruşlar fethin alt yapısını hazırlar. Fetih hareketleri bundan dolayı, modern savaşlardan farklıdır, toplumda sosyolojik karşılığı vardır. Çatışmacı, hükmedici, ötekileştirici karakterdeki modern zamanlarda da unutulmaması gereken en önemli husus budur; önce tebliğ, önce beyan, önce açıklama, önce davet; önce akla ve kalbe hitap. İnsanların gönlüne imanın sıcaklığı düşünce fetih kolaylaşır. Allah böyle durumlarda yardımını çoğaltır ve fetih gelir. Fethin amacı hakkın yükseltilmesi, insanlar ile hakkın arasındaki her türlü engelin kaldırılması, insanı köleleştiren her türlü zulmün ve zalim otoritenin yok edilmesidir.

*

Bu yazı Kültür ve Ajanda Dergisinin Mayıs 2016 tarihli 30. sayısında yayımlanmıştır. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir