Hakkımda

EĞİTİMİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ

30 Eylül 2016 günü vakit öğlene yaklaşırken dijital mecraların birinde şöyle bir paylaşım okudum.

“Formasyon dersleri alıyorum. İlk derse bir yandan gecikirken diğer yandan danışman hocamıza şöyle bir mail attım: Günaydın hocam. Su an otobüsteyim ve eğitime gelmeye çalışıyorum. Şoförün (trafik yoğunluğundan dolayı) kontak kapattığı su an size yolculuk sergüzeştimi anlatmak istiyorum. 6 ve 11 yaşında iki kızım var. Ve sabah 06.50’de büyük kızım ve eşim evden çıkmış oluyorlar. Evim Ümraniye’de, normal şartlarda Medeniyet Üniversitesine maksimum 40 dakika uzaklıkta. Sabahki derse yetişebilmek için evden 7.15de çıktım ve bir belediye otobüsünün içindeyim. Gecen hafta da hemen ayni noktada bu şekilde beklemiştik (Gecen hafta metrobüs kazası olmuştu). Bu hafta derse vaktinden önce gelebileceğimi umuyordum. İlk dersimizin hocası dersin başlama saatinden itibaren en geç 15 dakika sonraya kadar derse girebileceğimizi sonrasında girmememizi söyledi. Şu an 16. dakikayı yaşıyor durumdayım. Biliyorsunuz sıkıştırılmış program yapıyoruz. Ve dersleri blok olarak görüyoruz. Yani ben bir ders değil iki dersi kaçırmış oluyorum. Eğitim programının devam konusundaki hassasiyetini göz önüne alırsak bu durum pek hoş bir durum değil benim için. Açıkçası oldukça rahatsız hissediyorum. Derse zamanında yetişebilmek için daha erken vakitte evden çıkmam gerektiğini anlamış bulunmaktayım. Benim saat 8.30daki derse gelmekte geciktiğim ve tolerans görmediğim su İstanbul trafiğinde 6 yaşındaki kızıma bakmak için 6.30da kimin evime geleceğini merak etmekteyim. Derslere yetişebilmem ve blok dersimin ikisini birden kaçırmamam için sanırım ya yatılı bir bakıcı arayışında olmalı ya da krizimi o gün okula göndermeyip benimle gelmesini sağlamalıyım. Bu maili size, durumumuzdan haber vermek istediğim için yazıyorum. Formasyon programındaki bizlerin arasında pek çok küçük çocuğu olan anne var. Ve gerçekten (kendi adıma konuşmak gerekirse) size ve kurallarınıza saygı duyuyorum. Lakin böyle bir dilemma karsısında nasıl bir çözüm bulabileceğimi bilmiyorum. Muhtemelen benim gibi zorlanan ve alternatif üretmek için insan ustu caba gösteren anneler de aramızda mevcuttur. İlk derslere gecikme hakkında bir gözden geçirme isteğim ve maceram arz-i halimdir. Yazım dilimde eğer bir üslup problemim varsa bunun için özür dilerim. Sanırım çok endişeli ve gerginim. Baki hürmetlerimle. Yasemin Civelek”

Yasemin Civelek, bitmek bilmeyen öğrenme arzusu olan iki çocuklu bir anne. Alkışı hak edecek bir çabası var. Yukarıdaki mektubu Facebook duvarında okuyunca Yasemin Civelek’e şöyle yazdım. ‘Merhaba Yasemin. Bu sergüzeştin bana gelseydi ‘Yetiştiğin andan itibaren derse buyur’ derdim.”

Ben öyle derdim ama Yasemin’in açıklayıcı hatta yalvarıcı mektubuna üniversite hocası böyle bir cevap vermemiş. Hocanın cevabı Durumunuzu anlıyorum” diye başlıyor ve “Şu anda aklıma başka bir çözüm gelmiyor maalesef” diye bitiyor. “Gel” demeyen, teklif sunmayan, çözüm içermeyen, dert paylaşmayan bir cevap bu. Hemen aklınıza “Kimmiş o hoca?” diye bir soru gelmesin, çoğumuz böyleyiz. Eğitime yüklediğimiz anlam ve kendi omuzlarımızdan indirerek sisteme devrettiğimiz sorumluluklar eğitimi öyle bir aygıta dönüştürdü ki, insana yabancılaşan ve kendine çalışan bir ejderha olma yolunda ilerliyor eğitim. Eğitimin yüzlerce tarifinin ortak amacında ‘insan’ kelimesi olsa da, “Eğitim, insan içindir” tarifi modern dönemlerde ve ideolojik yapılarda “Eğitim, sistem içindir” veya “Eğitim, eğitim içindir” anlamına doğru anlam ve amaç değişimine uğradı.

Yasemin’e, Bu sergüzeştin bana gelseydi ‘Yetiştiğin andan itibaren buyur’ derdim” dedikten sonra şunu da yazdım. “Hocamıza şu mesajımı iletirsen sevinirim. Cemaatle namazda, kişi, imam selam vermeden önceki son saniyede tekbir getirerek namaza dâhil olabilirse, namaza yetişmiş sayılır.” Yasemin, bu cümlemi üniversitedeki hocasına iletti mi, bilmiyorum. İlettiyse hocası ne cevap verdi, onu da bilmiyorum.

İmam selam vermeden son ana yetişerek namaza dâhil olabiliyoruz. Cuma hutbesine geç kalmışsak yetiştiğimiz yerden cemaate katılıp hutbeyi dinleyebiliyoruz. Bir yere gittiğimizde ortada sofra varsa, oradakiler, yemeğin başı mı sonu mu demeden hemen yer açarak bizi yemeğe davet ediyorlar.  Seminer, konferans, vaaz, panel de öyle; yetiştiğimiz yerden dinlemeye başlıyoruz ve nasibimize düşen bilgiyi heybemize yüklüyoruz. Oyunlarda da durum aynı; bir düğünde veya şölende oyun halkasına kenardan ilişip keyfe ortak olmak mümkün. Çünkü hayat böyle bir şey; esnek, insani, katılımcı, hazmedici… Yasemin’in dediği gibi Eğitimin hayatın bir parçası olduğu gerçeği unutuluyor. Adeta, kurallarla kutsanmaya çalışılıyor. Hâlbuki bu, kutsamaktan ziyade katılma arzumuzu düşüren bir hale dönüşüyor.”

Bilgi, eğitim, öğretim kendi başına değerli; süreçleri de değerli olmalı. Çünkü bilgi, eğitim, öğretimin kazandırdıklarıyla yaşıyoruz, onlarda değişiyoruz, onlarla amel ediyoruz, iş yapıyoruz. “Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye hepsi terk edilmez” diye meşhur bir kaide vardır. Prof. Dr. Bedri Gencer Hocamız bir sohbette bu kaideyi “Ya hep, ya hiç olmaz” diye kısaltmıştı. Hayatın birçok alanına uygulamak mümkün bu sözü… “Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye hepsi terk edilmez” prensibi eğitim için de geçerlidir. Ne hakla geç kaldı diye bir öğrenciyi o dersin tamamından mahrum ediyoruz? Kul hakkı, eğitim hakkı, bilgilenme hakkı ihlali değil midir bu? Hani eğitimin amacı insandı, öyleyse eğitimle ilgili kurallar belli bir aşamadan sonra neden insanı kendinden mahrum edici bir statükoya dönüşüyor?

“Neden öyle yapılıyor?” diye sorduğumuzda cevap belli: Disiplin için! Disiplin niçin? Eğitim için! Peki, bu nasıl bir fasit devri-i daim ki, eğitimi sıfırlayan bir hale dönüşüyor? Hem ‘disiplin’ dediğimiz şey, ibadette bile bu denli katı, dışlayıcı ve mahrum edici değil, düşündük mü? “Efendim, sonradan gelen sınıftakilerin dikkatini dağıtır” gibi mazeretlere gerek yok. Sınıfın mimarisini ona göre düzenlersiniz, sonradan gelen o denli dikkat çekmez mesela. “İyi de, gelenle gelmeyen bir mi olacak?” itirazına da cevabımız belli: Zaten sınavlar dersi dinleyen ile dinlemeyen ayırt edilsin diye yapılıyor. Dahası şu, kim dersi ne kadar dinlemiş, bunu ölçecek bir sistem geliştirilebilir. Böylece “Ya hep, ya hiç” hatasına düşülmemiş olur.

Disiplin, eğitimde verimi arttırmalıdır. Oysa yoklama ile sınıfta öğrenci toplamak en başta öğretmen kalitesini olumsuz etkiliyor. Derse, dersin öneminden ve dersin hocasından dolayı gelmek verimi arttırır. Bundan dolayı öğretmen, dersi en iyi şekilde anlatmak için hazırlık yapar, sürekli kendini yeniler, sunum tekniğini geliştirir, öğrenci-hoca ilişkilerinde dikkatli olur; böylece öğrenciler o hocayı tercih eder, severek dinler, erkenden ders mekânını doldurur. Disiplin bunu sağlayıcı bir muhtevaya sahip olmalıdır. Oysa bugünkü disiplin anlayışı, daha çok şeklen iyi göstermenin peşindedir. Günümüzde eğitimdeki disiplin uygulamaları, bir yönüyle de öğretmen ve sistem başarısızlıklarını örtücü özelliğe sahiptir. Belki dersin son anına yetişen bir genç “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözündeki o harfi (bilgiyi) öğrenecekti.

“Eğitimin insanileştirilmesi” gibi derinliği geniş bir konuyu bilinen bir uygulama üzerinden tartışmak daha açıklayıcı olur diye Yasemin Civelek’in mektubunu sizinle paylaştım.

.

Bu yazı Sebîlürreşad Mecmuasının Ekim 2016 tarihli 1010. sayısında yayınlandı

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir