Hakkımda

DÖRDÜNCÜ CUMHURİYET HAYIRLI OLSUN

1923’te cumhuriyet ilan edişimiz, cumhuriyeti kurduğumuzun değil kurmak için yola çıkışımızın ilanıydı. İlan ettiğimiz cumhuriyetin, millet egemenliği sağlayacak biçimde demokratik ve sivil bir otorite haline dönüşmesi için atmamız gereken siyasi, sosyal, hukuki adımlar ile kurmamız gereken yapılar ve gelenekselleştirmemiz gereken davranışlar vardı. Cumhuriyeti ilan edişimizin 100. yılı olan 1923’e doğru giderken cumhuriyetin hangi aşamasında olduğumuzu; atılması gereken adımlar, kurulması gereken kurumlar ve geleneğe dönüşmesi gereken davranışlar listesi üzerinden anlayabiliriz.

TBMM kurulalı 96 yıl, cumhuriyet ilan edileli 92 yıl oldu. Geride kalan 90 küsur yılın 23 yılı tek partili dönemlerdi. 1950’den itibaren ortalama her 5-6 yılda; darbe, darbe girişimi ve muhtıra yaşadık. Türkiye’nin hiç tam sivil bir anayasası olmadı. Darbecilerin, yargının veya MGK’nın kapattığı parti sayısı 50’yi buluyor. Darbelerden dolayı siyasetimiz sağlam bir gelenek ve kültür oluşturamadı. Tabloya baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, 1923’te cumhuriyeti ilan ettik ama henüz kuramadık. Türkiye’nin 90 yılı, cumhuriyet ve demokrasi tarihi olmaktan çok darbe ve muhtıralar tarihidir. 1923’ten sonraki beş-on yıl içerisinde cumhuriyet gerçekten kurulmuş olsaydı, bu kadar çok darbe ve muhtıra olmayacaktı. Cumhuriyet kurulmuş olsaydı darbe anayasaları ile değil sivil, demokrat ve özgürlükçü anayasa ile yönetilecektik, sağlam siyasi geleneğimiz ve güçlü sivil toplum kuruluşlarımız olacaktı. Cumhuriyeti ilan ettikten sonra onu milleti baskılama aracı değil egemenliği halka teslim etme vesilesi yapsaydık insani gelişmişlik bakımından dünya liginin üst sıralarında olma ihtimalimiz yüksekti.

“Egemenlik kimin?” sorusu önemlidir. Bu soruya cevap verirken “yüzde yüz milletindir” diyorsak Cumhuriyeti sadece ilan etmemiş aynı zamanda kurmuşuz demektir. Ancak, egemenliğimizde iktisadi elitlerin, bazı sınıfların, başka devletlerin, derin yapıların, denetime kapalı üst kurumların vesayetinden bahsediyorsak, gerçek bir Cumhuriyet için henüz alacağımız yol çok demektir. Aynı şekilde siyasi, sosyal, kültürel katılım yolları herkes için yeterince açık değilse, şeffaflık olabildiğince yaygınlaşmamışsa, adalet sistemi hızlı ve güvenilir değilse, Cumhuriyet yolunda çözmemiz gereken ciddi sorunlarımız var demektir. Bu yolculukta, evrensel ve kadim medeniyet değerlerimiz merkez olmak üzere esas olan “Devlet ve hükümet egemenliği kayıtsız şartsız milletindir.” prensibi belirleyici olmalıdır. Atatürk bunu “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir.” şeklinde ifade etmiştir. Birinci TBMM milletvekillerinden ve Meclis ikinci başkanlarından Hüseyin Avni Ulaş’ın bu konudaki ifadesi ise Halka isnat etmeyen cumhuriyet iğfalkardır” şeklindedir.

 

Birinci Cumhuriyet (1923-1946)

Cumhuriyetin ilanı olan 29 Ekim 1923’ten ilk defa çok partili seçimimiz olan 21 Temmuz 1946’ya kadar olan süreyi ‘Birinci Cumhuriyet’ olarak tanımlayabiliriz. Türkiye, 23 yıllık bu süreyi tek parti yönetimi ile geçirdi. Bu dönemde siyasetin, devletin, merkezi ve yerel yönetimlerin tek adresi vardı; o adres CHP idi. Tek partili dönemdeki seçimlere katılım oranları hem düşüktü hem de ülkenin tek partisi olan CHP’de tek irade vardı. Milletvekilleri seçilmiyor, adeta atanıyordu. Bundan dolayı, Türkiye’nin 1946’ya kadarki siyasi tarihinin, demokrasi ve cumhuriyet prensiplerinden geçer not alması mümkün değil. “Dönemin kendine özgü şartları vardı” diyenlerin “Yaşasın adil ve halkçı kral!” diyebileceğimiz devlet ve hükümet politikalarının milletten yana olduğunu iddia etme imkânları da maalesef yok.

Cumhuriyetin ilanından sonra, milletin egemenliğini sağlamak şöyle dursun aksine milleti dizayn etmeye, değiştirmeye ve öteki haline getirmeye dönük baskıcı bir siyaset benimsendi. Asırlarca bir arada yaşamış millet, tek tip vatandaşlık politikalarıyla kamplara ayrılmaya çalışıldı. Milletin dili, alfabesi, inancı ve giyim-kuşamını değiştirmeye dönük baskıcı kanunlar yürürlüğe konuldu. An geldi hac yasaklandı, zaman geldi Türk müziği kısıtlandı, şapka takmayanlar zulme uğradı, ana dili ile ilgili akıl almaz yasaklar konuldu, köylüler Ankara’ya sokulmadı, başka partilere müsaade edilmedi. 1946’ya kadar cumhuriyet, milletin egemenliği için değil milleti bir kalıba sokmak için başvurulan bir araca dönüştürüldü.

 

İkinci Cumhuriyet (1946-2000)

Çok partili 1946 seçimlerinden 28 Şubat sürecine kadar olan süreyi ‘İkinci Cumhuriyet’ olarak tanımlamak mümkün. 1950’den itibaren millet egemenliği adına yeni bir dönem başladı. Çok partili siyasi hayata geçildi, seçimlere katılım oranları arttı, açık oy gizli sayım gibi komiklikler terk edildi, tek parti döneminin uygulamaları tartışılmaya başlandı.

İyi başlamıştı her şey. Başladığı gibi gitseydi ileri demokrasiye ulaşmış, millet egemenliğini tesis etmiş, vesayetleri büyük ölçüde geriletmiş olacaktık. Her şey yolunda gitmedi; tek parti döneminin halk karşıtı derin yapısı her defasında balans ayarı için askeri ve bürokratik oligarşiyle iş tuttu. 1957-1958’de bir grup subay (Dokuz Subay Olayı) hükümete komplo hazırladı. 27 Mayıs 1960’da darbe oldu, 200’den fazla insan tutuklandı, Başbakan asıldı, yeni anayasayı darbeciler yaptı. Sonra yeniden yola koyulduk. 1970’lerde siyasete ‘Milli Görüş’ dahil oldu. 12 Mart 1971’de muhtıra ile durdurulduk, hükümet yine yıkıldı. Toparlanarak yeniden yola çıktık. Sağ-sol gerilimi olsa da MSP-CHP koalisyonu gibi ilginç ve faydalı birliktelikler oluştu. Gençlik grupları siyasette etkin olmaya başladı.

12 Eylül 1980’de yeniden durdurulduk. 1980 darbesiyle TBMM lağvedildi, partiler-dernekler kapatıldı. Darbeciler bir anayasa yapıp kenara çekilir gibi yaptılar. Düşe kalka yol almaya çalışırken bu defa 1997’de 28 Şubatçılar yolumuzu kesti. Yine hükümet düşürüldü, askeri vesayet seçimlere müdahale etti, darbecilerin gizli ortak olduğu koalisyon hükümetleri kuruldu, binlerce insan devlet kademelerinden uzaklaştırıldı. İkinci Cumhuriyet elbette birincisinden pek çok alanda iyiydi ama yeterli değildi.

 

Üçüncü Cumhuriyet (2001-2016)

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül büyük ölçüde siyasete yönelik olmasına rağmen 28 Şubat hem siyasete hem de halka yönelik zamana yayılmış ağır bir darbeydi. ‘Üçüncü Cumhuriyet’ bundan dolayı kötü başladı. Ancak, 2001’de kurulan AK Parti çevresinde oluşan geniş siyasi ve toplumsal ittifak, ülkenin hızla toparlanmasını sağladı. Pek çok alanda reformlar yapıldı, ekonomik atılımlar sağlandı, anayasanın bazı maddeleri değiştirildi, özgürlükler alanında iyileşmeler oldu. Öyle de olsa, açık-gizli darbe teşebbüsleri sürdü. Cumhuriyet Türkiye’si 2007’de 367 Krizi üzerinden ilginç bir darbe yaşadı. Siyaset ve yargı ikilisinin işbirliği ile gerçekleşen 367 Darbesinde TBMM’nin Cumhurbaşkanını seçme iradesine el konuldu. Ayrıca, 27 Nisan 2007’de e-muhtıra verildi, Gezi olayları ülkeyi adeta frenledi, 17-25 Aralık 2013’te paralel darbe tehlikesi atlatıldı.

Üçüncü Cumhuriyet dönemi 15 Temmuz 2016’ya kadar sürdü. Bu dönemde Türkiye millet hâkimiyeti, özgürlükler, sivilleşme, yerlilik, demokrasi alanlarında ciddi mesafeler almasına rağmen son çeyrekte karşılaştığı siyasi kutuplaşma, emperyalist dış kuşatma ve diplomatik sorunlar yüzünden kabuğunu tam anlamıyla kıramadı.

 

Dördüncü Cumhuriyet (2016- devam)

15 Temmuz 2016’da karşılaştığımız işgalci darbe girişimi başarılı olsaydı Üçüncü Cumhuriyet dönemi daha yıllarca sürebilirdi. Ancak, hepimizi memnun eden bir şey oldu; darbeyi önledik. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım olmak üzere, yurtsever askerler, siyasi partiler, medya ve milletimizin çoğunluğu tankların karşısına çıktı, darbeyi sokaklara gömdü. 250’ye yakın şehidin şahsında “darbe direnişi” tüm dünyaya ve gelecek kuşaklarımıza onurlu bir hikâye ve sağlam bir miras olarak kalacak. 15 Temmuz’da darbeye kaşı ülke çapında konulan direniş, milletin kendini ifadesinde, özgürlük ve egemenliğine sahip çıkışında güçlü bir sıçrayışı ifade ettiği için, Cumhuriyete giden yolda yeni bir aşama ve yeni bir ruh anlamına gelmektedir. Şimdi bu yeni ruhu besleyerek yol almalıyız.

Dördüncü aşamayı geçerek Beşinci Cumhuriyet’e kapı aralamalıyız. Mükemmel bir cumhuriyete kaçıncı aşamada ulaşacağımız bize bağlı. Yol belli; siyasi reformlara devam edeceğiz, özgürlükleri arttıracağız, anayasayı bu defa biz siviller yapacağız, insani ve kültürel gelişmişlik için el ele vereceğiz, gelir dağılımı adaletini ve refahı arttırmayı başaracağız. Birlikte yaşam geleneğimizde oluşan yaraları tamir edeceğiz. Böylece, kendi huzurumuzu sağlamanın ötesine geçip bölge ülkelerinin huzuruna katkılar sunacağız. Cumhuriyeti gerçekten tesis etme süreci, sadece siyasete değil akademi, iş dünyası, medya ve sanat camiasına da sorumluluklar yüklüyor. Cumhuriyet sadece kanun işi değil yaşam, kültür ve fikir işi. Ancak birlikte başarabileceğimiz kolektif bir süreç.

*

Bu yazı CF Dergisinin Ekim 2016 sayısında yayınlandı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir